Sebahat abla, geç otur konuşalım. Yarım kalmışlıklarımızı, yarım bırakmışlıklarımızı, bir tam edemeden kavuştuğumuz o sabahları konuşalım. Bir tam etme uğruna inandığımız o yalanlardan bahsedelim mesela, hiç olmayı bile becerememişliğimizden. Oysa
Sebahat abla, geç otur konuşalım. Yarım kalmışlıklarımızı, yarım bırakmışlıklarımızı, bir tam edemeden kavuştuğumuz o sabahları konuşalım. Bir tam etme uğruna inandığımız o yalanlardan bahsedelim mesela, hiç olmayı bile becerememişliğimizden. Oysa
Özgür olmak sadece; kuşlar gibi gökyüzünde uçabilmek mi? Çoğumuzun da bu şekilde ifade ettiği gibi ya da sınırlarımızı aştığımız her anlamda özgür müyüz? Sınırlar, sınırlar bir toprak parçasından oluşan değil
Üniversite hayatımda neler yaşadım? Nasıl daha kolay hale getirdim?
Eğer şu an çektiğim acıya bir puan vermemi isteselerdi, sıfırı dahi layık göremezdim. Beni ölümün kucağına bırakan bu yara, ruhumun yaraları kadar acıtmıyordu canımı. Baksana gökyüzü hala tepemde, deniz hala
Keşke yazmak dışında başka işlere yarasaydı parmaklarım. Mesela kayıp bir kıtayı keşfedercesine dolaşsaydı teninde. Mesela zihnimde noktasından virgülüne kadar canlandırabildiğim o güzel yüzünü dökebilseydi kağıtlara ya da hiç ummadığım bir
Tanrı’nın büyüklüğüne hazırladığı kötü sürprizlerin sonunda inanıyorum. Çünkü ben Tanrı olsaydım, bu kadar canı acıtırken, bu kadar sakin kalamazdım. Yitirirdim metanetimi, yağan yağmur Mikail’in eseri değil, gözyaşlarım olurdu. Ertesi sabah
Bu yoksulluk tüketecek beni, bu kendimle tek kalışlarım. Hiç bu kadar özlememiştim hayatımda yarattığın o kalabalığı. Hiç bu kadar özlememiştim, beni ben yaptığını bilmeden bıraktığın o yürek sancılarını. Öyle bir
Kuytusuna tünediğim kuş yuvasında, hiç uçmak öğrenmeden, beyhude taşınmış kanat ağırlığı… Ben hafif zannederken onu, türlü prangalar halinde ayaklarımda birikmiş; edepsiz. Sırtımda terden duvarlar misali; yüzeyin altına, en dibe çekerek
Dünyada bir tane çakılı çivim yok ama bir sürü kavgam var baksana, en büyüğü seninle!
Saçlarımdan, gözlerimden sicim sicim döküldüğün bir sabaha açtım gözlerimi. İçimdeki o boşluk artık bir kara deliğe dönmüş, yok ediyordu tüm benliğimi. Ellerim, büyük bir aptallığa kalkışıp ellerini yokladı koskocaman yatakta.
Uyandığım en güzel sabahın öznesiydin, ocağın yirmisiydi. Güneşin ilk defa odama girdiğine, tenimi ısıttığına şahit olmuştum. Yoksulluğum o sabah tüm eşyalarını toplayıp gitmişti. Başım sol göğsünün üstündeyken, nefesimi nefesine uydurmaya
Bir duvarın tam karşısında kendime bakıyorum. Gözlerime, gözlerimin içine. Göz altlarımın karanlığı arada bir dağıtsa da zihnimi, gözlerimin taşıdığı yorgunluğu sezebiliyorum. Uykusuz gecelerim düşüyor hatrıma, en yakını dün gibi… En
Ayaklarımın altında bir tabure, boynumda hayal kırıklıklarım. Hayal kırıklıklarımdan bir tavana asılmak üzereyim şimdilerde. Boyası dökülmüş, sararmış bu tavan gözlerinden önce göreceğim son manzara olacak. Evet, gözlerinin içine bakarak iteceğim
Gece gelen yağmurlar suskun, sessiz ve sakindir. Sadece görevini yapar. Yağmak için yağar. Onu etkileyen veya onun etkilemesi gereken hiçbir şey yoktur. Mesela yağmur yağdıran kadınlar vardır. O kadınlar değildir
Süt ve balı bir bardakta birbiriyle buluşturdum. Dolaptan kısa çelik bir kaşık alarak karıştırdım. Sıcak ve akışkan bir maddenin, tek tarafı açık bir tüpün içinde oluşturduğu girdaba bakıyorum şimdi. Hayatımla
Rüzgar eserken dışarıda sanki bir yaratık taşıyorum heybemde. Tanımlayamadığım, tanıyamadığım büyük bir tutkumun katili aynı zamanda bu yaratık. Pencereden gökyüzüne bakarken güneşi görmemeyi ümit ettiğim günlerde, güneşi arayan, mumdan gözleri
Beklediğin insana kavuşmanın tek yolu ölümdü ihtilal sokaklarında... Cellatım sen gibi güldüğünde anladım ve sen gibi koktuğunda.