
Yamaçlı Köyü ilk görev yerimdi. Beş yıl kaldım o köyde. Etrafı dağlarla kuşatılmış şirin bir köydü. Dağların tepelerinde hiç ağaç yoktu, eteklerinde de ara ara dikenli, bodur çalılar vardı sadece.
Köye erken çökerdi kış, damdan düşer gibi bastırırdı tipi, kar, fırtına… Soğuk; bir keskin bıçak gibi keserdi insanın elini, yüzünü… Sabah ayazının gözle görülmeyen buzdan bir tüneli vardı sanki, o buz tünelinin içinden geçip okulumuza giderdik öğretmen arkadaşlarımla.
Her öğretmen kendi sınıfına geçer; kar çiçekleri sınıfa girdiklerinde üşüyen yüreklerini, ellerini ısıtsın diye sobayı yakardı.
Sonra gözlerimizi pencereden dışarı yatırıp çocuklarımızın yollarını gözlerdik.
İlk önce benim çocuklarım gelirdi okula, sınıf kapısından her giren öğrencim soğuktan kıpkırmızı olmuş yüzüne yayılan neşeli gülümsemesiyle: “Günaydın öğretmenim.” Derdi.
Yoklamayı hep ikinci saat alırdım. Bir öğrencim vardı, hep geç kalırdı. Onun evi diğerlerine göre daha uzaktaydı ama mesele bu değildi. Annesi kanser hastasıydı. Kendisi söylememişti, muhtardan öğrenmiştim. Daha önceden uzun, kumral saçları vardı, renkli kurdelelerle bağlanırdı o saçlar. Birkaç gün okula gelmedi, sonraki günlerde saçlarındaki özen kayboldu, belli ki kendisi öremiyordu saçlarını. Bir hafta sonra da uzun saçlarını eline makas alıp kendisi kesmişti. Nedenini sormuştum, yutkunmuş, cevap vermemişti. Ben de köyün muhtarına sormuştum, o zaman öğrenmiştim annesinin hastalığını.
Çocuk, camları kırılmış bir sabahtı, güneş yorgun doğuyordu penceresine, biliyordum. Küçülmüş bir gökyüzüydü, törpülenmiş bir umut, bu yaşta minicik omuzlarına dünyanın yükü düşmüştü. Annesinin yapması gereken tüm işleri küçücük elleri, kocaman yüreği ile kızım yapıyordu. Fiziksel olarak fidan gibiydi, ipince; çok zekiydi, mavi gözleri çakmak çakmaktı. Anlattığım her konuyu hemen anlıyor, sorduğum her soruyu çözüp, defteriyle koşuyor yanıma, cevabı gösteriyordu. “Aferin kızıma.”
Yine bir gün sobanın yanına oturmuş üşüyen ayaklarımı ısıtmaya çalışıyordum. Derse hep geç gelen kızım parmak kaldırdı.
-Evet, kızım?
Gülümseyerek ayağa kalktı:
-Üzülmeyin öğretmenim, bakın, benim pabuçlarım da yırtık, dedi.
Sıranın kenarından uzattığı ayakkabılarına baktım. Evet, gerçekten ayakkabıları paramparçaydı. “Senin o çorapsız yüreğinden öperim kızım.” Dedim içimden.
İlk defa dikkatimi çekmişti. Bakmakla görmek arasındaki farkı işte o an anladım. Çocuklarımın ayaklarına hiç bakmamıştım veya bakmıştım ama görmemiştim.
-Neden üzülmeyin dedin Kardelen? Diye sordum.
-Sizin pabuçlarınız da yırtık ya öğretmenim, dedi.
Gayriihtiyari:
-Gelecek kızım, dedim.
Hafta sonları yakın kasaba ve ilçelere giderdim. Üç beş ayakkabıcı vardı ama en büyük 44 numaraya kadar ayakkabı bulunuyordu. Benim ayaklarım biraz daha büyüktü.
Adana’da Ayakkabıcılar Çarşısında Mehmet Usta’ya özel olarak yaptırırdım ayakkabılarımı. Bu sene hazırlıksız gelmiş yırtılan ayakkabılarımı yenileyememiştim.
Mehmet Ustaya telefon etmiş, ücretini banka hesabına yatırmıştım. Usta kargolayacaktı.
-Gelecek kızım, merak etme. dedim.
Şaşırdı kızım, meraklı bir şekilde:
-Nereden gelecek öğretmenim?
O an aklıma gelen ve hiç pişmanlık duymadığım bir yalan söyledim.
-Yırtık Pabuçlar Derneğinden, kızım.
Mavi gözleri kocaman açıldı:
-Dernek ne öğretmenim?
-İhtiyacı olanlara ayakkabı gönderiyorlar, bir yardım kuruluşu.
-Gerçekten mı öğretmenim?
-Evet, sen de ister misin? Senin ayakkabı numaranı da vereyim mi?
Yüzünde bir top gül açtı:
-Verin öğretmenim.
Sınıfta birkaç öğrenci de numarasını verdi. Yırtık Pabuçlar Derneği okulda hızla yayıldı ve toplamda on beş öğrencinin ayakkabı numarası liste halinde elime geldi.
Ertesi gün kargom geldi. Mehmet Ustayı aramış on beş ayakkabı istemiştim. Onların ayakkabısı gelmeden ben de yeni ayakkabıyı giymedim. Bir hafta sonra ayakkabılar geldi. Hep birlikte yırtık ayakkabılarımızı çıkarmış yeni ayakkabılarımızı giymiştik.
Orada görev yaptığım beş yıl boyunca her yıl Yırtık Pabuçlar Derneğinden ayakkabılar geldi.
Yıllar sonra Kardelenden bir mektup aldım.
Her zaman: “Ben doktor olacağım öğretmenim, annemi iyileştireceğim.” Diyordu. Doktor olmuştu. Duymuştum, annesi doktor olduğunu görememişti. Annesini kurtaramamıştı ama nice anneleri iyileştirmişti mutlaka.
Mektubunun sonlarına doğru şöyle yazmıştı: Yırtık Pabuçlar Derneği yaşıyor öğretmenim, okuldaki öğrencilere ayakkabılar gönderiyorum.
Ben de bazen eski ayakkabılarımı giyip gidiyorum okula. Gördüğüm her yırtık ayakkabıda şaşkınlıktan kocaman açılan o mavi gözler düşüyor aklıma.
Veysel Yılmaz
Tebrikler üstat
Ramazan YILMAZ
Yüreğinize dilinize sağlık gerçekten çok duygusal ve müthiş bir anı. Her öğrenciye böyle bir öğretmen her öğretmene de böyle bir öğrenci nasıp olmaz. O yüzden hep geçmişe özlem duyuyoruz. Çünkü o dönemde sobaya atılan bir odunun, öğretmenin bir öğrencisinin elinden tutmasının bugün ne karşılığı ne de tarifi var. Böyle anılar bizi tekrar geçmişin güzelliklerine götürüyor ve yeniden merhametin, iyiliği ve inceliğin vermiş olduğu mutluluğu insanlara neler kazandırdığını ve vefayı görüyoruz. Sizi çok ama çok seviyorum adana metem öğrenciniz…
Emine
Kalemine sağlık selim hocam, eski görev yerime yolculuk yaptım sayenizde nice gönüllere dokunmak dileğiyle..
Salih Koç
Tebrikler üstadım. Öykünüzü okurken görev yaptığım yerler geldi aklıma… Soğuktan karda kızarmış ayaklar…
Soğuk kış gecelerinde ahırda koyunların yanında yatan çocuklar belli olurdu. Tabir ettiğiniz gibi çakmak çakmaktı gözleri…
Selim Savaş Karakaş
Çok teşekkür ederim. Evet, sabahın görülmeyen buzdan tünelleri olurdu. Keserdi ellerimizi