
Paletimdeki tüm kelimeler küflenmiş
Hormonlu zaten bu mevsimdekiler. Hayatın paletinde hiçbir cümle beyaz değil, suni daltonizm ışık hızıyla akıyor geçmişe ait kadim dırdırların merkezine. Sözcük paletleri baştan sona travmatik vaka. Vıcık vıcık kırlangıç tüylü sözcüklere hasret kaldım, sil artık şu abartılı makyajını. Bilinmezliği ikiye bölüp manaya varmalıyım, hayata anlam veren her şeye… Boş şiirleri de sulandırıp ısıtmalıyım ayaz çöktü üstüme.
Şiirin rengi tüm doğayı ve penceresini aşka boyayacak. Boğulması gereken çirkin üç beş ses, dengesini yırtıyor evrenin. Yıldızlar düştü başıma, sıcak kan damlaları sızıyor ruhumun sonsuz kervanındaki boşluğa. Kızıla boyanacak şafak mutlaka! Akşamüstü veya gün doğumu çık da bak balkonundan dağlara. Diğerlerini lanetlediğim için dağlardan özür diliyorum…
Muazzam gölgelerin öksürükleri ile kaynayan fırtına ne aş bırakır ne kül ocakta. İhtiyar aralığın da sonundayız umutlarımız gibi. Oysa şiirlerimin retinaları alev alevdi düşten yana. Ne dizeler kurmuştum, ne beyitler, dörtlükler yeni dünyalar için. Yaklaşık bir haftadır hareket edemiyorum hatta yazamıyorum ve hatta konuşamıyorum kuşlarla. Dillerinin rengi silindi hafızamda, saman çöpü gibi yandı kül oldu akşam geyikleri. İçimden kopup gelen bir insani dürtü sürekli yazmamı istiyor, konunun bir önemi yok veya mesajın… nasıl olsa anlamayacaklar beni. Aslında yazacak hiçbir şeyim yok, paletimdeki tüm kelimeler küflenmiş, kabuk bağlamış cümlelerim, kış uykusuna yatmış yüreğimin sokaklarında dolaştırdığım şiirlerim. Lügatlerin sıfırlanmış kilometresi…
Gidip görmediğin yerlere dönemezsin. Ey aşk, bir annenin beş yaşındaki çocuğunu ellerinden tutup kır çiçekleri ile gülüşen parkta gezdirmesi gibi gezdirdim seni kalbimin sokaklarında; gökyüzü, teninin ninnisi gibiydi. Mevsimlerin hormonlu, boş senfonisini hatırlıyorum ve sana koşmak için çıldıran duygularımın acımadan kırdığım bacaklarını.
Neden ağzını açıp tek kelime etmedin ki? Yaz güneşinin sahile vurduğu nefesinde tüm kelimelerin anlamını mı kaybetti? Neyin cazibesine kapıldın da gittin? Veya nasıl bir nefret paleti masum beyazın canına okudu? Fırçalarımı da kırdım, boya kalemlerimi de… Tüm renklerimi gülüşüne kullanmıştım zaten.
Ellerinden öperim
Sert tekmeler savurur sabahın kapısına sıcak ekmek
Kırılan kapının gözleri seher kokar
Üstelik uyku giymiş üstüne erguvan mavisi
Kaçak yaşanan orman büyüsü gibi
Kiralanmaz boş mide düşmeden kaldırımlara
Alın terin şiirlerime döküldü çocuk
Rüzgârla çay demleyen sesini ellerinden öperim.
Aklını çek içimde en çok sen oluyorum
Hangi mezarın toprağı kalbindeki bu hüzün
Arkasından dön ergenliğin bükülmüş teni
Dağılan adımlarında en çok ben ölüyorum
Yüzünde bir fabrika bacası
Siktir et, aynalar geyik doğurmaz çocuk
Rüzgârla çay içen sesini ellerinden öperim.