içinde

William’ın Rüyası

Kafama dayadığı silahı alnıma doğru indirdi ardından ittirerek avucuma telefonu fırlattı

“Ara! Ara ulan gelsin buraya”

Suratıma çarpıp kucağıma düşen telefonu aldım ve iki elimle ters düz edip Rick’in numarasını tuşladım. Ellerim titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. Birazdan havada asılı bir bıçak gibi parlayan bu gümüş Magnum tabanca tarafından delik deşik edilecek olmaktan daha çok elimizden gidecek olan kokaine üzülüyordum.

Rickle bir hafta önce Sebastian denen köpek suratlı bir adamın deposundan mal almaya gitmiştik. Malları on beş gramlık paketler halinde alıyor ve Brighton’da  parası olan her serseriye satıyorduk. Kel bir çam yarması vardı. Epeyce aptal bir surata sahipti  ve ağzının kenarından salyası akıyordu. Malları paketlemek için deponun arkasına gidip geldiği yirmi beş saniye içerisinde Rick tam kırk beş gram malı çoktan uzun ceketinin içine atıvermişti. Bu toplamda bin pound eder. Ben malları paraya dönüştürüp marihuana almayı planlıyordum ama şu anda Rick’in telefonun ucunda kırk beş gramlık malın kırkını sabah kahvaltımızı ettiğimiz restorandan aldığı kıvrımlı pipetleri kısa kısa keserek yaptığı hortumlarla çektiğini nereden bilecektim?

Telefon uzun uzun çalıyor ama açan olmuyordu. Suratıma yediğim bir kaç tekmeden sonra Rick’in adresini vermeye ikna ettiler beni. Çok sağlam adamlardı. Hani şu ensesinde kıvrım kıvrım et biriken adamlar olur ya. İşte onlardan. O kıvrımlar gücün ve şiddetin işaretidir. Ben bir çam yarmasıyım ve seni dövüp muhtemelen malını elinden alacağım anlamına gelir. Beni depoda bıraktılar. Muhtemelen ölmeye beş kala durumda olduğum için.

Akşama kadar sağ bacağım dümdüz uzanır vaziyette yere basıyor, sağ kolumda bedenimin altında kalmış ve kafamı askıda bırakmış biçimde kırık bir sandalye üzerinde uyudum depoda. Akşam toparlanıp yağmurlu sokaklardan, esrarkeşlerin, travestilerin ve sokak köpeklerinin arasından geçerek eve gittim. Yıkandım, temizlendim ve Rick kırklık malı götürmeden önce koparabildiğim bir kısmını çekip uykuya daldım.

Ertesi sabah uyandığımda kapım kırılacak gibi çalıyor ve adamların tekrar geldiğini düşünüyordum. Hemen odanın balkonuna çıkıp kendimi pencere kenarı mermerlerinin üzerine attım. Ayak parmaklarım Brighton’un bok kokan mahallelerinden birinde on metre yükseklikteki bir apartmanın çatı katında rüzgarın ve yağmurun tadına bakıyordu.

Üç haftadır bu apartmanın çatı katında kaçak olarak yaşıyordum ve bazen ben bile eve dönerken nerede kaldığımı şaşırıyordum. Nasıl olurdu da bu adamlar bulabilirdi beni? Bu orospu çocukları bin poundu o kısa kıvrımlı kokteyl pipetleriyle gemi çapası gibi burnuna çeken Rick’i kesin öldürmüşlerdir o zaman diye düşündüm.

2 Yorum

Yorum Bırakın

Bir cevap yazın

Vâveylâ

Ağlayan Yürekler