Havva’nın Üç Kızı Hakkında

0
havva'nınkizi k

Geç kalınmış bir kitap incelemesi bu… Haziran’ın sonuna doğru kitapçılarda yerini aldı, bu yaz sahillerde çok popülerdi ama ben ancak okuma fırsatı buldum. Benden önce okuyanlar için yeniden hatırlatma, okumayanlar için fikir olması umuduyla 🙂

Elif Şafak beğendiğim, okumaktan çok keyif aldığım, okuyucusuna inanılmaz değer veren, bunun için kitaplarında çok araştırma yaptığı belli olan, hedef kitlesine yeni bilgiler de katan başarılı bir yazar. Hele hele, kitaplarındaki kahramanları öyle güzel betimliyor, öyle sevdiriyor ki kitabın sonuna geldiğinde o karakterlerle bütünleşmiş hissediyorsun kendini.

Kitabın arka kapak bilgisiyle başlayalım.

elifsafak kitaplar

“Ben ne annem gibi dindarım, ne babam gibi kâinatın, beş duyumla kavradığım şeylerden ibaret olduğuna kaniyim. Öyleyse ben neredeyim? Ne mutlak dindarlığa, ne de mutlak akılcılığa dahil olmak isteyenler için bir başka yaklaşım, yeni bir varoluş şekli yok mu acaba? Bir üçüncü yol mesela? Kim bilir?”

“Şirin, Mona ve Peri… Günahkâr, İnanan ve Şaşkın. Münkir, Mümin ve Mütereddit… Böylesine farklı üç genç kadın nasıl bir araya gelebilir? Arkadaş olabilirler mi sahi? Hatta kız kardeş?”

“Tanrı, bilim, kimlik, aidiyet, Doğu-Batı tartışmalarının tam ortasında hiç kimselere benzemeyen, karizmatik bir adam, sarsıcı bir skandal ve sıra dışı bir aşk… yarım kalan… seneler sonra yeniden canlanan…”

Elif Şafak büyüleyici dili ve sağlam olay örgüsüyle inanca, inançsızlığa, arayışa, farklı kadınlara ve aşka dair baş döndürücü bir yolculuğa çıkarıyor bizleri.

Havva’nın Üç Kızı Türkiye ile Avrupa, dün ve bugün arasında gidip gelen güncel bir hikâye anlatıyor. Yüzyılımızın en çok tartışılacak konularından birini kışkırtıcı kahramanlar aracılığıyla ele alan, temposu hiç düşmeyen, kolay kolay unutamayacağınız bir roman…

elif safak kitap kapak

İki farklı kapak tasarımıyla okuyucusuyla buluşan bu kitapta farklı farklı zamanlara gidiyorsunuz; kendinizi bir o zamanda, bir bu zamanda buluyorsunuz. 1980’ler, 90’lar, 2000’ler ve 2016’da İstanbul’dan ve aynı zamanda 2000-2002 arası Oxford’tan yaşanmışlıklara tanıklık ediyoruz. Yazar daha önce de bu tarz zaman farklılıklarını, kişi farklılıklarını ustaca birleştirmişti, yine aynı ustalığı sergilemiş bu kitabında da.

İnancı, inançsızlığı, belki aşkı, belki de arkadaşlığı arayan kişilerin öyküsü kaleme alınmış. Adının aksine, herkesin beklentisinin tersine, kitapta yoğun olarak Peri’den bahsediliyor, Havva’nın tek kızından yani. Şirin ve Mona’dan çok kısa kısa bahsedilmiş, sırf kitabın adına uygun olsun diye araya eklenmiş karakterler gibi kalmış. Açıkçası ben kitap bittikten sonra onların hakkında daha çok şey bilmek isterdim.

Zannetmeyin ki Peri hakkında çok şey öğrendik. Onun hayatında da çok fazla soru işareti, cevabını bulamadığımız kısımlar var. Kocasıyla nasıl tanıştı, evlilikleri nasıl, babasının yüzünü kara çıkarmamak için hep çok çalışkan olan kız nasıl bıraktı okulunu, hayallerini? En baştan beri tahmin edilebilen “skandal” dediği olay yıllar sonra herhangi biri tarafından Oxford Üniversitesi denilince nasıl akla gelebiliyor? Kitabın ilk sayfalarında tanıştığımız kızı Deniz neden bu kadar silik kaldı, diğer çocuklarını niye o kadar geç öğrendik? Hele hele Peri’nin çocukluğuna dair bir anıyı neden sonlara yakın ve öylesine bir olaymış gibi öğrendik? Peri aradığı üçüncü yolu buldu mu, dinle arası nasıl? Geri dönüşü nasıl yankı buldu ailesi tarafından? Babası bu olaylardan önce mi öldü sonra mı? Muamma… Bir kurgu eksikliği mi vardı, bilinçli mi yapılmıştı bilmiyorum ama bunların da cevapları olsaydı kitapta çok daha iyi olurdu.

Yine de şu cümleleri okuyunca, kaleminin sağlamlığı anlaşılıyor Elif Şafak’ın…

elif safak

“Delilik, kafa yapan bir madde gibi akıyordu şehrin damarlarında. Her gün milyonlarca İstanbullu, bir doz daha alıyordu bu serumdan. Birbirleriyle tek kelime etmeyen, selamlaşmayan, bir lokma ekmeklerini paylaşmayan insanlar, deliliklerini paylaşıyorlardı farkında bile olmadan.

“Topluca akıl yitirme” diye bir şey vardı. Kolektif bilinç kaybı. Eğer aynı halüsinasyonu yeterli sayıda göz görürse, artık halüsinasyon değil, hakikat sayılıyordu; eğer acı gerçeğe yeterli sayıda insan gülümserse, acınası olmaktan çıkıp, komik bir şakaya dönüşüyordu.”

“Eğer sakız çeşitleri politik rejimleri temsil etse, naneli sakız kesin faşizm olurdu’ diye düşünürdü hep – totaliter, katı, steril.”

“İnsan hangi noktada suça ortak olurdu acaba? Aktif şekilde içinde rol aldığında mı, yoksa pasifçe bilmezden geldiğinde mi?”

“Sadece sizin gibi düşünen/konuşan insanları okuyorsanız, okumuyorsunuz demektir.”

“Kitaplardı onun vatanı ama aynı zamanda daimi sürgün diyarı.”

“İki tür erkek vardır: kırıp dökenler ve tamir edenler. Birinci gruptakilere sırılsıklam abayı yakar, aşık oluruz ama ikinci gruptakilerle evlenip yuva kurarız.”

“Galiba Rab rengarenk, binlerce parçası var. Kimine sorsan, sevgi, merhamet, rahman dolu; kimine sorsan öfkeli, mesafeli, kahredici. Bence tanrı bir Lego seti. Herkes kendine göre inşa ediyor sanki.”

“Demokrasi olan memlekette bir adam sarhoş oldu mu, ‘Ah ne oldu benim güzel sevgilime?’ diye ağlar. Demokrasi olmayan yerde ise, bir adam sarhoş oldu mu, ‘Ah ne oldu benim güzel memleketime?’ diye ağlar.”

“Adaklar, Yaradan’la yapılan duygusal pazarlıklar…

“Meyhaneyle cami kadar uyumsuzdu annemle babam”

“Ojesinin rengi o kadar kırmızıydı ki imalatı için birkaç koyun boğazlanmıştı sanki.”

“Ayak parmakları kendilerini güvende hissetmek istercesine birbirlerine sokulmuşlardı.”

“Aşık olduğumu kişiyi bazen o kadar büyütürüz ki zihnimizde, bir bakmışsın adeta tanrı olmuş çıkmış. Ve aşkımıza karşılık bulamadığımızda bu sefer de yok ederiz tanrıyı, bir hamlede…”

Kitapta bize tanıdık yerler de var, günümüze tam da içinde bulunduğumuz duruma uygun kısımlar. Üstüne aldığım küçük bir notla…

havvanin uc kizi

Sıradan kelimeleri bile yan yana getirip çok güzel betimlemeler yapan, dili çok güzel kullanan yazar, bu kitabında beklentilerimi çok da karşılayamadı açıkçası. Belki sinemaya uyarlansa ya da eksik kalan sorular ikinci bir kitapla cevap bulsa fena olmaz sanırım 🙂 Film olsa en komik sahnesi de  babasının aldığı yılbaşı ağacını Peri’nin,  dindar olan annesinin gözüne girmek için tespihlerle, baş örtülerle süslemesi olurdu 🙂

Zamanıma da parama da acımadım, keşke okumasaydım demedim. “İskender”e yanaşamadı bile ama yine de kalemine sağlık Elif Şafak, senden bir karakter daha girmiş oldu hayatımıza…

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu yazınız!
Lütfen İsminizi yazınız