
Geçenlerde Ayşe Kulin’in Aşk romanını okudum. Mevlânâ ile Şems’in ilk karşılaşmalarını anlatırken hissettirdiği o “ezelden tanışıklık” duygusu öyle derin geldi ki, kitap elimdeyken uzun süre düşündüm. Hiç tanımadığımız birini görüp sanki yıllardır biliyormuşuz gibi hissetmemizin sebebi neydi? Acaba gerçekten bazı ruhlar, daha bedenle buluşmadan evvel birbirine aşina mı oluyordu?
Hayatta öyle anlar vardır ki, ilk defa karşılaştığınız bir insan size hiç yabancı gelmez. Göz göze geldiğinizde içten içe bir yakınlık hissedersiniz. Sanki yıllardır aynı sofrada oturmuş, aynı sokaklardan geçmiş, aynı hikâyelerin içinde yaşamışsınızdır. İşte o an, Mevlânâ’nın sözü düşer aklıma: “Bazı ruhlar vardır ki, daha bedenle buluşmadan evvel tanışmış, birbirine aşina olmuştur.”
Tasavvufta bu durumun adı bellidir: ruhlar âlemi. Daha dünyaya gelmeden önce, ilahi bir hitaba “Evet!” diyen ruhların birbirini tanıması… O yüzden bazı insanlar yanımıza düşer, yıllar geçse de kopmayacak gibi hissederiz. Kimisi dost olur, kimisi hayatımızın aşkı, kimisi sadece kısa bir yol arkadaşı… Ama hepsi kalbimizde iz bırakır.
Bazen de rüyalarda çıkar karşımıza. Daha önce hiç görmediğimiz ama sanki tanıyormuş gibi hissettiğimiz yüzler… Spiritüel öğretiler buna astral bağlar der. Belki de o “deja-vu” anları, ruhun astral yolculuklarda gördüklerini bize hatırlatmasındandır. Ve bir gün gerçek hayatta da karşımıza çıkarlar. Belki Şems’in Mevlânâ’ya “ben seni ezelden tanırım” der gibi yaklaşması da, o ruhsal aşinalığın ve astral boyuttaki karşılaşmaların bir yansımasıdır.
Bu konuyu görsel bir şekilde deneyimlemek isteyenlere ise Outlander dizisini önerebilirim. Claire’in zamanda yolculuk yaparken farklı yüzyıllarda tanıştığı Jamie ile yaşadığı güçlü bağ, aslında ruhların ezelden tanışıklığı fikrini çağrıştırıyor. Daha önce hiç karşılaşmamış olmalarına rağmen aralarındaki o tanıdık çekim, tesadüf değil adeta ruhların kadim bir buluşması gibi anlatılıyor.
Kendi hayatımda defalarca yaşadım bu duyguyu. İçimden, “Bu insanla zaten tanışıyorduk” dediğim çok an oldu. Bu yüzden tasavvufun söylediği ile modern spiritüel anlatılar birbirini tamamlıyor gibi geliyor bana. Tesadüf değil, tevafuk… Kalbin oyunu değil, ruhun ezelî hafızası…
Burada size bir kitap önermek isterim: İbn Arabî – Füsûsü’l Hikem. Ağır bir metin ama ruhların yolculuğu, kaderin ince dokunuşları üzerine derin bir bakış açısı kazandırıyor. Biraz daha güncel, daha kolay okunur bir şey ararsanız Paulo Coelho’nun Simyacı kitabı da bu arayış hissini çok güzel işliyor.
Belki de hepimiz ruhumuzun yolunu bulmaya çalışıyoruz. Karşılaştığımız insanlar, bu yolculukta bize bırakılmış işaretler sadece.
Peki siz ne düşünüyorsunuz? Hiç ilk defa tanıştığınız birini yıllardır biliyormuş gibi hissettiniz mi?
Yoksa sadece ben mi böyle hissediyorum… Yorumlarınızı bekliyorum.