
Gece gözlerimi kapattığımda sanki bu hayattan kopuyorum. Bedenim burada kalıyor ama ruhum başka bir yere gidiyor gibi… Belki de gerçekten öyle. İçimden hep şu soru geçiyor: acaba biz iki farklı zamanda, iki farklı evrende yaşıyoruz da bunun farkına varmıyor muyuz? Gündüz buradayız, işlerimiz, hayatımız, alışkanlıklarımız içinde. Gece ise başka bir evrende uyanıyoruz, orada dolaşıyor, orada başka hikâyelerin içine karışıyoruz.
Rüyaların gizemini düşünürken bana hep Paulo Coelho’nun Simyacı romanı gelir. Santiago’nun çölde başladığı yolculuk aslında onun kendi ruhunu, kendi hayalini arayışıdır. Kitap, rüyaların yalnızca uyurken değil, hayattayken de bize yol gösterebileceğini fısıldar. Bazen gördüğümüz bir düş, hayatın rotasını değiştirecek kadar güçlü olabilir. Coelho’nun dili öyle akıcıdır ki, okurken kendi iç yolculuğunuza çıkıyormuş gibi hissedersiniz.
Bilim “rüya bilinçaltıdır, günün kalıntılarıdır” diyor. Ama ben o sahnelerin sadece beyinde üretilmiş görüntüler olduğuna inanamıyorum. Çünkü bazen bir rüyada hissettiğim şey, gerçek hayatta hissettiklerimden çok daha yoğun oluyor. Hiç tanımadığım bir insanın gözlerindeki hüznü anlayabiliyorum ya da yıllar önce unuttuğumu sandığım bir acıyla yeniden karşılaşıyorum. Bunların basit bir elektriksel dalgadan ibaret olduğunu düşünmek bana yetersiz geliyor.
Bence rüya, ruhun özgürlüğe kavuştuğu an. Beden uykuda uyurken ruh, başka evrenlere açılan kapılardan geçiyor. Orada gördüğümüz, yaşadığımız şeylerin bir kısmını uyanınca hatırlıyoruz ama çoğu elimizden kayıp gidiyor. O yüzden rüyalar hep yarım kalıyor, hep eksik.
Sabah uyandığımda aklımda kalan tek şey, sanki başka bir hayatta yaşayıp dönmüşüm hissi oluyor. O yüzden rüyalar bana sadece bir süs gibi değil, hayatın ikinci perdesi gibi geliyor. Belki her gece, aslında başka bir evrende yaşıyoruz ve biz uyanınca oradan kopup buraya dönüyoruz. Hatırasıysa yalnızca silik, ama büyüleyici bir iz bırakıyor içimizde.