azametli horoz-k

Azametli Horoz Ve Medcezir

I

Sanki inada yağıyordu yağmur. Sanılırdı ki kendisini yük durumundan sıyırıp, temizlemek istiyordu her şeyi. Bu sessiz gecenin karanlığında kimilerinin yüreğini korkuyla doldurmak veya arayış kazandırmak, kimilerine rahat bir ruh hali, kimilerine ise ıslaklık ve özlem vermek istiyordu. Soğuk ve boğuk bir gecede yağan bu insafsız yağmur ölümlere sebep olma çabasındaydı.

II

Susmalıydı. Çünkü anlamıyordu onu. Her türlü açıklanabilirliğe kapalı bu insana nasıl olur da onun yüreğinde çoktan baş gösteren bir çatışmanın objektif yorumunu yapabilirdi. Saçma da olsa karşısındaki bu insanın içinde ki -varsa eğer- soruna veya kararsızlığa ya da ikisine veya hiçbirine her ne ise çözüm bulmak istiyordu. Ama ne kadın kendini anlaşılabilir şekilde açıklayabiliyor ne de adam onu -o basit cümleler kursa da- anlayabiliyordu. İnsanları dinlemekten usanmazdı. Fakat hayatında en çok önemsediği bu özel kişinin içinde bulunduğu, iğrençliğini az çok tahmin edebildiği bu buhrana son verememek, ölümün adım adım yaklaştığı içinde kendisinin de bulunduğu bu yüreğe yardımcı olamamak onu kadının kurduğu her bir cümlede daha çok yaralıyordu. Aslında adamın ona bu denli bağlanmasına kadının bu yönünün de etkisi vardı: Ya anlaşılır, ulaşılmaz ya da ulaşılabilir, anlaşılmaz.

– Hayatım, beni dinliyor musun?

– Elbette

– Sen benim yerimde olsaydın ne yapardın?

– Bilemiyorum. Empatiyi her zaman yetersiz görmüşümdür. Seni anlamak için Nil olmak gerekir. Bu da mümkün değil.

– O zaman şu soruma cevap ver: Dünyada ki herkes senden nefret etse ölümü düşünür müydün?

– Sanırım.

– Peki, bir kişi hariç dünyadaki herkes senden nefret etse ve o kişi seni sevmesini istediğin kişi olsa aynı şeyi mi düşünürdün?

Adam, kızın gözlerinin içine baktı.

– Hayır! Savaşırdım hem kendim hem onun için.

– İnan, bu soru herkese sorulsa birçok insanın vereceği cevap bu olurdu. İnsanlar neden savaş için nefrete ihtiyaç duyarla biliyor musun?

– …..

Bir süre bekledi kadın, sonra sözüne devam etti.

– Sen veya bahsettiğim o çoğunluk… Savaş için nefrete ihtiyacınız var. Çünkü söz konusu savaş aslında nefret edenlere nispettir.

– Öyle olsaydı ilk durumda da savaş için tereddüt edilmezdi.

– O ilk durumda kendini farklı ve herkes senden nefret ettiği için zaman zaman hatalı bulurdun. Dahası çoğunluk senden nefret ettiği ve sen kendinden nefret edemediğin kısaca çoğunluğa uyamadığın için ölümü düşünürdün. “Seni sevmesini istediğin kişi” derken aklına annen gelmedi degil mi?

Düşündü adam, o haklıydı. “Evet” diye yanıtladı sorusunu.

– İşte çelişkiye kapıldığın yer burası. Biliyorum anneni çok seviyorsun. Ama aklına ilk gelen o değildi. Sustu adam yine. Hiçbirşeyin nedenini anlayamıyordu. Anlamak istemiyordu karşısındaki kadını.

– Sevgi kutsaldır. Ama az da olsa kuşku onu yavaş yavaş çürütür. Kuşku nefret gibidir, sonsuzdur,doyumsuzdur. Çürümeden olduğu gibi kalmalı sevgimiz. Uygar, anlıyorsun beni değil mi?

-…

– Uygar?

– E…evet.

– Şundan emin ol ki, bu senden kaynaklanan bir şey değil.

Yine sustu adam. Onu onaylayan şeyler söylemek isterdi; ama bunu yapamıyordu.

Kız, adamın bu halini, kendini deli bulup bulmaması ikilemi hakkında düşünmesi yolunda yorumladı. Böyle bir sıfatı takınmak istemezdi, gerçi hiçkimse kendini suçlu, akılsız veya düşünme özürlüsü kabul etmezdi.

– Uygar, normal olmadığımı biliyorum ama deli de değilim.

– Ben böyle bir şey demedim.

– Evet , demedin. Ama

– Şimşeğin çakmasıyla irkildi kız. Zamansız bir şekilde babası geldi aklına. Babasından geçmişti kızın yağmura tutkusu. Kız şimdi babasını arayıp, onu özlediğini söylemek, şu an yağmur yağdığını ve şimşeğin o gür sesindeki korkuyu, yüreğindeki her türlü korkuyu dile getirmek istiyordu. Kız, telefonu açıp, “Baba , sevemiyorum bir türlü. İçini kemiren kuşku bütün umut verici duygularını sınırlıyor. Babacığım, ölüm geçiyor kalbimden” demek istiyordu. Babası yağmuru ve Nili ; Nil, babasını ve her yağdığında yağmuru seviyordu.

Şimdi , kışın kendisini gösterdiği, yağmurun yağdığı, göğün gürlediği bir gecede kızın kendi eliyle dekor ettiği evinin, en rahat bulduğu köşesinde; aklına babasının geldiği ve babası gibi kokan, onun sevgisiyle, sahip olduğu her şeyi -tabi babası hariçdeğiştirmeye değer bulduğu, kızın yemeğinde tükenmeye yüz tutmuş o bir tek ümidin sebebi olan sevdigi adamın karşısında oturduğu şu sırada . kız, söyleyeceklerini söylemek , artık her şeyi oldu bittiye getirmek istiyordu.

Adam önüne eğdiği başını kaldırdı. Gözlerinden akmak üzere olan gözyaşlarına engel olabilme çabasını verirken, aklından sevdigi bu kıza sıkı sıkı sarılmak geçiyordu. Sarılmak ki öyle bilindiği gibi değil. Sanki on saniye sonunda kollarından sıyrılıp bir daha hiç göremeyecekmiş gibi. On saniye ki  iki yıla bedel ve ikinci yılın kötü sonu… Nihayet bir anını bulup nefesini toplayarak konuşmaya yeltendi:

– Nil

– Uygar

Adam seslenişleri aynı ana gelen şu zamanda onun da aklından geçenlerin aynı olması için her şeyini verirdi.

– Önce sen söyle diyerek öncelik verdi kadına.

– “Hayır başladın, devam et. Kestim sözünü.”

– “Nil, dinliyorum canım”

Derinden yaraladı bu söz , kızı. Bir an ne diyeceğini unuttu. Adamın bu ses tonundan , sıcak nefesinin şekillendirdiği bu vurgusundan oldu olası hoşlanırdı. Ona bu türden karşılık vermek istiyordu ama bu, biraz sonra söylemeye kalkışacağı kararlarına ters düşerdi.

– Uygar, çok iyi birisin ve iyi niyetlisin. Hayatımda güvenebildiğim ender insanlardan biri olduğunu ve…

Devam edip etmemekle tereddüte kapıldı ve bütün içtenliğiyle konuşmasını sürdürmeye karar verdi.

– …seni hala çok sevdiğimi bilmeni isterim.

Kız, diyeceğini acele acele demesinin iyi olacağını düşündü. Çünkü adam da ona sevdigini söyleseydi, dayanamazdı buna.

– İkimizi düşündüm, diye devam etti sözüne. “Aramızda olanları , paylaşımlarımızı, bağlılığını , fedakarlıklarını… “Beni bu ruhu halimden kurtarmak için gösterdigin yakınlığı inkar edemem. Önce bunlar için teşekkür ederim.”

Birden adamın gözlerinde hiddet kıvılcımları çaktı. Bu son söz onu sinirlendirmişti. Sanki yüreğini bir evcilik oyunu için sergilemişti. İster istemez sesi yükseldi:

– Nil bunları söyleme! Senin bu dediklerini teşekkür etmen veya minnet duyman için yapmadım. Aslında yaptıklarım kasti değildi. Ben, Nil senin minnettar olduğun şeyleri içimden geldiği…

Yutkundu ve sesi istemsiz bir şekilde alçaldı.

– Ve seni sevdiğim için yaptım. İşte duymak istemediğini duymuştu kız. Ama bu işi bitirmek gerekiyordu. Çıkış yönünden ondan baskın olmak , yüksek ses kullanarak kestirip atmak lazımdı.

– Uygar , yeter artık! Benim için savaşman artık beni rahatsız ediyor. Beni üzen karamsarlığım , kuşkularım , tutarsızlığım bırak bende kalsın. Bunların, kötü şeylerden sakındığım kişileri üzmesi gerekmiyor!

– Bencilsin.

– Hayır degilim.

– Öylesin.

– Hayır, bak sevgil…

Kız birden frenledi kendini. Hemen gözlerini adamın gözlerinden kaçırdı. İçinden , hitap etmedeki alışkanlığı için kendine küfrediyordu. O anda işin ciddiyetinin farkına vardı: Yaklaşık bir dakika sonra her şeyini kaybedecekti. Bu boşluk şimdiden kızın yüreğine oturmaya başlamıştı. Akmaya zor direnen gözyaşlarının toplandığı gözlerini adama yöneltmemeye özen göstererek titreyen sesiyle o son bir dakikalık süreyi başlattı:

– Nasıl istiyorsan öyle adlandır. Ama son bir defa dinle beni.

Adam, kadına anlamadığını belirten gözlerle bakarak daha bir kulak kesildi söyleyeceklerine.

– Açık bir şekilde söyleyeceğim demek istediklerimi. Şu son dört ayda rahatını kaybedip, hayatı, olumlu algılayış biçimini değiştiren yüreğim artık kötüye doğru gidiyor. İçimdeki kuşku sevgimizi —bunda kesinlikle senin suçun yok-  karamsarlık, umutlarım götürdü. Bu çaresiz ruh halimle seni de cehennemime sürükleyemem. Çünkü artık degişebileceğimi sanmıyorum.

Duraksadı kız , bu konuşma süresince adamdan kaçırdığı dolmuş gözlerini adama çevirip, titreyen çenesine engel olamayarak o akşamki son sözlerini söylemeye çabaladı.

– Uygar… Ayrılalım.

Nefesi boğazında tıkandı adamın. Sonunda korktuğu, son dört aydır duymaktan sakındığı gelmişti başına. Sonrasını dinlemek dahi istemiyordu. Kızın bundan sonra söyledikleri adamın kafasının içinde yankılanıyor; beyninin içine kazınan “ayrılalım” kelimesine çarparak kulağından çıkıyordu. Ayrılmak ve bir daha özel duygularla yaklaşamamak ona… Çünkü kız, arkadaş kalmayı da reddediyordu. Görüşmeyi, paylaşmayı, selamlaşmayı, her şeyi. Kısacası öldürmek istiyordu adamı ya da adam böyle düşünüyordu.

Kız, bir dakikalık süreyi bitirmiş , söylemeyi planladığı şeyleri söylemişti. İstediğinin olduğunu zannediyordu; ama içi rahat değildi. Karşısında, kızın şu son sözleriyle kafasını kucağındaki yastığa gömen sevdigi adamın bu yürek burkan halini görmektense dışarıdaki korku satan şimşeğin bir yıldırıma dönüşerek başına düşmesini tercih ederdi. Avutmalı mıydı onu? Yoksa şunları mı demeliydi: “Ya Uygar boş ver! Hem daha iyisini bulursun. Bir gün iki gün derken bir bakmışsın, sevmişsin başkasını.

Hayır, hayır diyemezdi bunu. Paylaşamazdı onu hiç kimseyle. O başkasıyla birlikte olursa bu, kızın ölümü olurdu. Ona son bir kez dokunma amacıyla çözdü kucağında sımsıkı kenetlediği ellerini. Ona son kez değmek istiyordu. Sanki bu temasıyla sevgisini ve kuşkusunu anlatabilecekti ona. Sanki bir dokunsa ruhu huzura kavuşacak eski umutlarıyla yeniden kucaklaşacaktı. Yavaşça uzattı elini adama. Tam değecekken hızla çekti. Tutarsızlığına yakınmaktan kendini alamadı ve o anda kendinden her zamankinden daha çok nefret etti. Adam yastıktan kafasını kaldırdı. Ağlamaktan kızarmış gözlerini kıza göstermeden kalktı ayağa. Arkasını dönüp etrafına bakıyor, üzüntüsünü, yıkılmışlığını saklama çabasıyla son bir şey söylemek için kendini toplamaya çalışıyordu. Sonunda nefesini topladığı bir anda dedi diyecegini

– Peki…

Sonra evin çıkış kapısına yöneldi. Kapıyı açtığı gibi kendini attı soğuk geceye. Kapı rüzgardan kendiliğinden kapandı. Adamın kapıya yürümesiyle ayağa kalkan kız kapı çarptığı anda oldugu yere oturdu Ve dinmek bilmeyen, dökülmesi gereken, savunmasız gözyaşlarına çaresizce teslim oldu.

Ölmesi gerektiğine işte o zaman karar vermişti.

III

Ne kadar süre ağlamıştı kestiremiyordu. Zaman kavramını, ruhunu, umutlarını sevdiğini yitirmiş bir şekilde kalakalmıştı hayatın ortasında. Kaybetmişti her şeyini ve bu halde sürdüremezdi. Ölmeliydi ya yarın ya da ertesi gün. En yakın zaman hangisiyse durdurmalıydı bir saat önce hızını arttıran kalbini. Kendine kıyması da zor olmazdı.

Üşümüştü. elleri, ayakları, burnu… Ama hiçbiri yüreği kadar soğuk değildi ve acı vermiyordu adama. Yağan yağmurun altında aheste aheste yürüyor; ama yürüdüğünü hissetmiyordu. Yüreğinin acısı tüm duyularını sınırlamış; duyması , görmesi gerekenleri uzak kılmıştı. Kafasında sorular dolanıyordu: “Neden yaptı bunu? Ona karşı bir şey mi yaptım? Neden kuşkulandı ki duygularından?”

Sorular cevapsız kaldı. Zaten cevabını bulsa da bir şey değişmezdi. Olan olmuş, artık ayrılmışlardı. Arkasından koşsa, kapısında yatsa, duygu sömürüsü yapıp yeniden başlamalarını istese değişen bir şey olmazdı. Zira Nil’in gururlu, dediğinden kolay kolay dönmeyen biri olduğunu biliyordu.

Yoksa… Yoksa başka biri? İşte o zaman yaşayamazdı. Onu, paranoyak, bir o kadar eşsiz yüreği kimseyle paylaşamazdı. Zaten dile getirmişti bir gün bunu. Havayı kucaklar gibi yapıp şunları söylemişti:

“Nil , alıp seni içime koysam, herkesten sakınıp içimde saklasam seni. Kimse görmese. Yalnızca ben varlığını bilip sevsem tüm kalbimle.”

Gülmüştü kız. Belli ki hoşuna gitmişti adamın bu sözleri. Yaklaşıp onu öptükten sonra o parlak gözleriyle adamın gözlerinin ta içine bakıp cevaplamıştı onu:

“Bunlara gerek yok bir tanem. Saklansam da dünyanın en kalabalık şehrinin tam ortasında olsam da ben yine seninle olurum. Bu yönden, canım, sakın endişelenme…”

Çok önceden geçmişti bu konuşma. Kuşkuların olmadığı bir vakit. Sevgilerin kusursuz her şeyin mükemmel olduğu bir zamanda…

Şimdi ise adam tek başına gecenin bir saati, neresi olduğunu tanımlayamadığı bir sokakta yağmurlaydı. Bunu fark ettiği ve geçmişi hatırladığı vakit yüreği daha bir burkuldu. Uzaklarda bir yerden slow bir şarkının ezgileri geliyordu ve adam artık vücudunu taşıyamıyordu. Bir sokak lambasının önünde dizlerinin üzerine halsizce çöktü. Ağlamaktan peltekleşen dilinden çaresizliği döküldü:

“Nil’im …Çok özledim.”

Adamın gözyaşları, yerdeki suları çoğaltma çabasındaydı.

Kız , yüreğinin tarifsiz ağırlığına rağmen kalkabildi yerinden. Neden ayaklandığını bilmiyordu. Gerçi hiçbir şeyin ayrımına varamıyordu. Yağmurun hızlı hızlı çarptığı pencereye yürüdü. Aklında sorular vardı:

Sevdiği , şimdi ne yapıyordu, nerelerdeydi ve nasıldı?

Şehrin ışıkları azalmış, gökyüzüyle beraber kararmıştı her yer. Kızı tek sıkan kararlı yüreğindeydi. Şimdilik bazı şeyleri değerlendiremiyordu; ama belli kötü, çok kötü şeyler olmuştu ve biraz önce aldığı kararla her şeyi yoluna koyacağını sanıyordu.

Yatmasının iyi olacağını düşündü. Pencereden ayrılıp sevdiği adamın oturduğu yere uzandı. Çocukluğundan bu yana her gece etmeye alıştığı duaya koyuldu. Ancak bu, babasının öğrettiği duadan çok farklıydı. İsyan ve yalvarış yüklüydü:

“Tanrım!

Umuduma yağdırdığın o ölümcül yağmuru üzerime de yağdır. Yağdır ki düne kadar kan taşıyan damarlarım zehirle dolsun. Bu zamana kadar ucundan kinin bile geçmedigi aklım; bulmuşken sevgiyi yeniden kaybedip nedensiz, acısız ölümü arayan yüreğim senin olsun.

Ben bensem, ben Nil’sem eğer, senden dileğim şu:

Bu halde, bir elli sene daha vereceksen, vazgeç. Alacaksan eğer yanına, bana, bir gün mühlet, yüreğime biraz sevgi ver. Karamsarlığa doyumsuzlaşan bu yürek, artık daha fazla üretmesin ya da bu gece derin bir nefes alıp yatayım yatağıma. Sen, sabah ezanla beraber, kısa süreligine bile olsa beni mutlu kılan uykumu dönüştür.
Amin.”

Daha sonra adamın üzerinde ağladığı yastığa sarılıp yüreğindekini dile getirdi:

“Uygar özür dilerim.”

Adamın kokusunu en içine çekerek uykuya daldı.

IV

Gözlerini açtığında daha güneş doğmamıştı. Çok az uyumuştu ve buna rağmen kendisini oldukça zinde hissediyordu. Ama kalbinde bir ağırlık vardı. Birden kafasında her şey canlandı ve hatırladı önceki gün olanları. Sıraladı kafasında:

1. Planladığı şeyleri söylemişti.

2. Sevdiği, bunları dinledikten sonra kapıyı çekerek çıkıp gitmişti.

3. Fiilen ayrılmışlardı.

4. Kız her şeyini kaybetmiş

5. Ve ölüme karar vermişti.
Gerindi yatakta. Kalkıp kalkmamakta tereddütteydi. Yatmasına devam etmeye karar verdi. Nasıl olsa ölmeyecek miydi, bir-iki dakika keyfin hesabını mı soracaktı?

Ama huzurlu değildi işte! Ne keyfinden bahsediyordu kendi kendine! Ani bir hareketle kalktı yerinden. Birden yorgunluğu ve uykusuzluğu üzerine çöktü. Sanki gece boyunca yük taşınmış; kendinden ağır şeyleri omzuna yükleyerek götürmüştü bir yerden en uzak bir yere. Doğrusu dün yaptıkları da bundan farklı değildi. Polikliniğe de gitmeyecekti bugün. Amaçsız da olsa görünen dişleri; sebepsiz güler konuma gelen ağızları görmek istemiyordu. Bu günü, bu son gününü kendine ayıracaktı.

Yatağından kalkıp doğrulduğunda göz ardı ettiği bir şeyin farkına vardı. Ölümü nasıl olacaktı? Tabi ki acısı makbuldü. Ama hangisi?

Odada bir süre gezindikten sonra mutfağa geçti. Tezgahın önüne vardığında aslında aç olmadığının farkına vardı. Gerçi yemese de olurdu. Hem tabutu daha kolay taşınırdı.

Çıktı mutfaktan. Salonu defalarca turladı bir süre. Akşam üstü veya akşamdan sonra bitirmeliydi bu işi. Karanlık çökmeli, herkes köşesine çekilip kimin ölüp kimin sağ kaldığını düşünmemeliydi. Akşam ve gece önemliydi kız için. Gizem dolu akşamlarda veya gecelerde olurdu sıra dışı şeyler. Kız da herkesin, aklına bile getirmek istemediği ölümü tatmalıydı karanlıkta.

Babası… Babasıyla konuşmalıydı son bir kez. Saatine baktı: 05:30… Daha erkendi. Hem acelesi mi vardı? Ölüm beklerdi kendini. Peki yaklaşık on dört-on beş saati nasıl geçirecekti? Yatıp düşünmeye karar verdi. Kız, bir süre tavana bakıp hayatını değerlendirirken uyku aldı götürdü onu.
Her sabah koştuğu o nehir kenarındaki yolda koşuyordu kız. Her şey aynıydı. Eşofmanı, spor ayakkabısı… Kronometreli saatinden sınıyordu kendisini. Bugün her zamankinden daha tempolu ve rahat gidiyordu. Onca yol koşmuş ama yorulmamıştı. Etrafına bakınınca bir şey fark etti. Yol aynıydı; fakat çevre farklıydı. Yeşillikler fazla, ağaçlar gür ve o yolda hiç karşılaşmadığı, koştuğu yolun sağ kenarında sık aralıklarla gördüğü çöp bidonları vardı ve hepsi ağzına kadar doluydu. Bunlara aldırmadan devam etti koşmasına.

Derin bir nefes çekti, ılık ve mis kokan havadan. Gözlerini kapadı; kısa bir süre öyle koştu. Gözlerini açtığında nehrin öteki kıyısında birisini gördü. O saate kadar kimseyi görmediği koşu yolunda ilk defa birisine rastlamıştı. Bir erkekti ve kendisinden oldukça hızlı gidiyordu. Hızını artırdı kız. Aynı seviyeye gelip yüzünü görmek istiyordu. Sanki tanıyordu onu; ama yetişmenin imkansızlığını biliyordu. Adam bir ara durdu. Ellerini dizine koyarak nefesini düzenlemeye koyulmuştu. Birden kafasını çevirdi kıza. Ani bir şokla durdu kız. Uygar’dı o. Kız elini kaldırıp, salladı ona. Ama o, sanki kızı tanımıyormuş gibi karşılık vermedi. Yorgunluktan soluk soluğa bir şekilde süzmeye devam etti kızı.

Kız onun bu halini anlamlandıramayarak seslendi bu kez. Kendini fark ettirme amacıyla hem zıplıyor hem de bağırarak sesini duyurmaya çalışıyordu. Birden ileriye atıldı adam. Koşmasına erişilmeyecek bir hızla devam ediyordu. Kız da hızlanarak başladı. Bir köprü bulup karşıya geçerek bu halinin sebebini sormak istiyordu. Ama ileriye baktığında daha önce orada olmayan çağlayanı fark etti. Nehrin suyu yüksek bir yerden gürültüyle dökülüyordu aşağıya ve adam çağlayana dogru hızla ilerliyordu. Kız bu sefer adamı durdurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyor, bu arada gücünün elverdiği kadar koşuyordu. Adam, yolun sonuna yaklaştığı halde hızını düşürmüyordu. Artık durmaya çalışsa bile aşağıya düşmekten kendini alamazdı.

Yolun sonuna geldi ve adam çağlayanın döküldüğü yerden , koşmasına yavaşlayarak devam etti boşlukta. Kız bu manzara karşısında şoka ugramış, olduğu yerde kalakalıp bunun imkansızlığını düşünüyordu. Birden durdu adam boşlukta. Gözleri kapalı bir şekilde döndü etrafında. Yıldız gibi parlayan küçük cisimler arasında kendi kendine beyaz bir kumaşa sarılıyordu. Giyinmesi bittiği anda açtı gözlerini. Kız korkuyla geriledi. Ona bir şeyler söylemek istiyordu ama soluğu tutulmuştu. Bir ara nefes aldı ve ağzından “gitme” sözü çıktı.

Gülümsedi adam, kafasını hafif yana eğip sevgi dolu gözlerle baktı kıza. Yavaşça yükseldi göğe doğru:

“Sevmek seni” dedi yumuşak bir sesle. Durdu sonra. Kızın ayaklarına baktı.

“Düşeceksin” diye uyardı kızı. Kız anlam veremedi adamın bu dediğine. Yere bir baktığında kendisinin de boşlukta olduğunu fark etti. Aşağı düşmek üzereydi. Korkuyla tutunacak bir yer ararken uyandı kız.

V

Yatakta nefes nefeseydi. Gördüğünün kabus olduğunun bir süre farkına varamadı. Odada göz gezdirdi; hava kararmış, etraf siyaha bürünmüştü. Oturdu yatağında. Terden sırılsıklamdı. Kafasında bir daha canlandırdı kabusu. Ürperdi. Sonra o kabus ile ilgili tüm düşünceleri kovmaya çalıştı aklından. Kalkıp bir duş almalıydı. Hem saat kaçtı?

Baktı kolundaki saatine: tam 19:30. Banyoya ilerledi. Gördüğü kabusu bir türlü aklından atamıyordu. Öylesine canlıydı ki… Duş sırasında yorumlamaya çalıştı bu rüyayı. Ama açıklayamıyordu, bu ne demekti.

Duş alması bittiğinde kurulandı. Bornozuyla salona gitti. Oturup düşündü bir zaman. Bu bir işaret miydi? Ama ne ile ilgili? Derin bir of çekti. Özlemişti onu. Şu an onun yanında olup sarılmak isterdi tüm gücüyle. Sarılmak ki öyle bilindiği gibi değil. Sanki bir saat sonra kollarından sıyrılıp bir daha hiç göremeyecekmiş gibi…

Nasıl başlamıştı bu? Ne için bu ayrılığı düşünmüştü? Kuşkusu neydi onunla ilgili? Gayet sadık bir sevgiliydi. Herkes yakıştırıyordu birbirine. Evlenecekleri günü merakla bekliyorlardı. Adam gönüllü, kız kararsızdı: Ya ilerde adam kızı şimdiki gibi sevmezse? Ya kızın gizemi açığa çıktıktan sonra bir kenara atıp başka kadınlara bakarsa? Ya da evlendiği ilk birkaç ay içerisinde kahvaltısını yatağa getirip de daha sonra salondan “Kadıııınnn! Kahvaltım nerdee?” diye emrederse?

Bu varsayımlar nedeniyle yüzüstü bırakmıştı onu. Yine bugünkü gibi hafif yağmurlu bir gecede dile getirmişti evlenmek istediğini adam ve kız sırf bu paranoyalarından dolayı erteletmişti bu teklifi. Onunla evlenmeyi, onun eşi olmayı çok istiyordu. Ah bu sorun ve kuşku türetmedeki yaratıcılığı…

Hüzün çöktü üzerine.

Belki adam bundan sonra başkasını sevip ona edecekti evlenme teklifini. Iki – üç yıl sonra bakmış ki posta kutusunda bir zarf var. Üzerinde şunlar yazıyor:

“Evleniyoruz. Düğün torenimizde sizleri de gömekten mutluluk duyarız.

Uygar ?

Kalbini bir el sıkmaya başlamıştı. Bunu düşünmesi bile rahatsız ediyordu kızı. Sevdiğinin başkalarının oyuncağa muhtaç ellerinde olmasına dayanamazdı.
Onun başkasıyla birlikte olup olmayacağını bilmiyordu; ama neden ömrü boyunca kızı beklesin ki?
Kendisi evlenmeliydi onunla.
Ele vermemeliydi sevdiğini. Ne o beklemeliydi kızı ya da sevmeliydi başkasını ne de kız kıymalıydı canına.
Birden aldığı o karar geldi aklına. Ölmek ve bir daha sevememek onu. Dönüşü olmayan son ve onun ağıtları.. Hayır yapmayacaktı bunu.
Bu zamana kadar kendisine anlatılan yaşanamamış aşklara ağlamamış mıydı? Neden onlardan birisini ve en yenisini kendisi yazsın ki? Yaşayacaktı onun sevgisini doya doya. Dokunmaktan çekinmeyecek ve o sıkılana kadar tekrarlayacaktı aşkını.
Ne zaman kuşkuları aklına gelse onu öpüp sıyrılacaktı sorulardan. Yüreğini ve her şeyini verecekti ona.
Odasına gidip hızla giyindi. Artık ölümden vazgeçtiği için sakınmalıydı ondan. Kalın şeyler giyip arabasının anahtarlarını kaparak çıktı dışarıya.
Onun çıkmasıyla daha bir hızlandı yağmur. Arabaya atladığı gibi ıslak yollardan uçarcasına ilerledi.

VI

Onun dairesinin bulunduğu apartmana geldiğinde park etti arabasını. Şimşekle birleşip artık altından kaçınılması gereken yağmura aldırmaksızın atladı arabadan. Elektriğin kesilmesiyle karartılara bürünen apartmana hızla girerek merdivenlerden dairenin olduğu kata çıktı. El yordamıyla kapıyı buldu.

Ya uyuyorsa?

Onu uyandırmamalıydı. Mutlaka kendisininki gibi kötü bir gece geçirmişti. Arabasının anahtarının bulunduğu yerdeki yedek anahtarı seçti. Kapıyı yavaşça açıp içeri süzüldü. Ev loş bir havadaydı.

Sessizce seslendi içeri doğru. Belli ki uyuyordu; yoksa duyardı kapının açılışını ve onun seslenişini.
Uyanmasını beklese miydi? Birden kafasında kıvılcımlar çaktı: Ya onu kovarsa? Ya sen beni istemedin o zaman ben de seni istemem derse? Ya iki yılı silmişse bir gecede?
Attı hemen bu düşünceleri kafasından. Heyecan başına vurmuştu herhalde. Yürüdü salondan. Ayağına içki şişeleri takıldı.
Demek içmişti. O zaman sabaha zor ayılırdı. En iyisi yanına gidip, yanına uzanarak sabahı beklemekti. Hem sabahleyin yanında bulunca kızı, bir sürpriz olacaktı. İşte o zaman onu çook sevdiğini söyleyecek ve bu sefer evlenme isteğini o dile getirecekti.
Usulca yürüdü koridordan. Yatak odasının kapısında durdu. Yatıyordu yatağında; üşümüş, üzerini sımsıkı örtmüştü.
Girdi içeriye kız. Odayı şöyle bir süzdü, dışarıdan gelen az bir ışıkla. Her şey yerli yerinde ve hiç olmadığı kadar düzgündü. Dolabı, komodini, komodinin üstündeki kitapları, ilaçlar, giysi dolabı, yerdeki çoraplar…

Her şey olduğu gibiydi. Yatağın çevresini dolandı kız. Adam bir köşeye büzülmüş, sessizce yatıyordu. “İyi” diye düşündü. “Horlamayan bir herifle evleneceğim.” Bu düşüncesine güldü. Biraz da hoşuna gitmişti böyle düşünmesi: Evli Nil… Hanım Nil… Karı Nil.. Anne Nil… Daha sonra da anneanne Nil… , Adam yatağın köşesinde, yatağın büyük bölümü arkasına gelecek bir biçimde yatmıştı.
Kız o, sırtını dönük yerinden girdi yorganın altına. Adamı uyandırmama çabasıyla yaklaşıp sarıldı ona. Sanki incinmemesi gereken bir biblo gibi dokunuyordu adama.

Henüz ısınamamıştı adam. Kız onun bu halini doğal buldu. Hava soğuktu ve adam içki içip sızmıştı. Kendi sıcaklığıyla ısıtmaya karar verdi, adamı.
Birden bir şimşek gürledi. Kız, ona daha bir yaklaşıp ısıtma amacıyla, adamın cansız bedenini sımsıkı sunarak uykuya daldı. Kız, artık şimşekten korkmuyordu.

Sanki inada yağıyordu yağmur. Sanılırdı ki , kendisini yük durumundan sıyırıp temizlemek istiyordu her şeyi. Bu sessiz gecenin karanlığında kimilerinin yüreğini korkuyla doldurmak veya arayış kazandırmak kimilerine rahat bir ruh hali , kimilerine ise ıslaklık ve özlem vermek istiyordu. Soğuk ve boğuk bir gecede yağan bu insafsız yağmur ölümlere sebep olma çabasındaydı.

VII

Nil alıp seni içime koysam; herkesten sakınıp saklasam seni. Kimse görmese, yalnızca ben varlığını bilip sevsem tüm kalbimle.”

“Bunlara gerek yok birtanem. Saklansam da, dünyanın en kalabalık şehrinin tam ortasında olsam da ben yine seninle olurum. Bu yönden canım, sakın endişelenme…

—– SON —–

Dinle00:00
1.0x

Yazıya yorum bırakın

Önceki Yazı

Sonraki Yazı

Takip Edin
Arama Trend
Rastgele Yazılar
Yükleniyor

Oturum açma 3 saniye...

Kaydolma 3 saniye...