Özgürlüğün Bedeli

Özgürlüğün Bedeli

Mert CanbazHikaye6 yıl önce

“Hepiniz hayatınızın ebeveynleriniz tarafından çekilmez bir hale getirildiğine inanıyorsunuz. Evet ebeveynleriniz hayatınızın içine s*çıyor. Muhtemelen siz de çocuklarınızın hayatının içine s*çacaksınız ve bu böyle devam edecek. Sınırsız özgürlük istiyorsunuz. Ekonomi dersinde öğrendiğiniz azalan marjinal verimler kanunu ile bunun gereksiz bir ihtiyaç olduğunu kanıtlayabilirim. Kendinizi çölde ve çok susamış bir halde hayal edin. O durumda bir şişe su içtiğinizde size dünyanın en güzel anını yaşatacaktır. Sonra bir şişe su daha. Yavaş yavaş susuzluğunuz gidiyor değil mi? Sonra bir şişe su daha ve bir şişe daha. Şimdi ilk şişe su ile son şişe su arasındaki farkı bir düşünün. Son şişe de artık su içmek istemez hatta sudan nefret eder hale geldiniz. İşte olay budur. İçilen su miktarı arttıkça sudan alınan keyif azalıyor. Özgürlükle ve hatta hayatta ihtiyacını duyduğunuz her şeyle örneklendirebilirsiniz bunu. Bağımsız olmamak kötüdür. Katılıyorum ama özgürlüğün sınırsız olduğu ana her yaklaştığınızda karşılaşacağınız durum bundan daha kötüdür. Bunu bir düşünün.

Ders bitmiştir. Haftaya özgürlüğün sınırlarıyla ilgili bir kompozisyon yazıp getirmenizi istiyorum. Herkes sınıfta tek tek sunum yapacak.”

“Profesör! Sizinle bir şey konuşabilir miyim?”

“Söyle Philip dinliyorum”

Philip profesörün etrafını çepeçevre sarmış, ders notlarını karıştıran kalabalığa baktı.

“Yalnız olursak daha iyi olur sanırım”

“Saat 15.00’da sanatın gerekliliği hakkında bir seminerim var. Çıkışta bul beni.”

Philip kalabalığın arasından sıyrılarak döndü ve sırasına bırakılan bir dizi sınav kağıdına baktı. Edebiyat ve Felsefe hariç tüm derslerden kalmıştı. Belki de evrenin tüm sırrını içinde barındıran Matematikten koca bir sıfır, yaşadığı veya yaşamadığı gezegenler için geçerli kanunlar içeren fizikten koca bir sıfır, laboratuvarda deney tüpünü kırıp onlarca kişinin ödevini mahvettiği için kimyadan koca bir sıfır. Bu hata sınavını etkilememiş olsa bile kimyadan yine sıfır alacaktı zaten. Geriye kalan derslerden de hepsini topladığında bile bu dönemi atlatamayacağı kadar kırık notlar vardı.

Yolunu bulamıyordu bir türlü. Kendini sorguluyor ve “ben ne işe yararım?” diyerek yargılıyordu. Yeteneklerinin ve hatta daha benliğini bile keşfedememiş bir ahmak gibi hissediyordu. Sürekli düşünüyor. başını ellerinin arasına alıp herkes sınıftan çıktıktan sonra bile saatlerce sırasında oturuyordu.

“Bu dünyada benim için kenara ayrılmış bir alan yok mu? Üzerine hayatımı inşa edebileceğim bir gelecek planını ya da kenarından tutunarak tepesine çıkabileceğim bir tırmanma duvarı. Boşversene öylesine tembelim ki bu okulu bile bitiremeyecekken neler düşünüyorum.”

Çantasını topladı ve sınıftan çıktı. Koridorda yürürken diğerlerinin kendisi hakkında neler düşündüğünü, sıkıcı derslerle kat kat boğulmuş, kısıtlanmış beyinlerinde neler döndüğünü düşündü. Philip orta boylu, geniş omuzlu, çok düşünen az konuşan ve içine kapanık ortalama bir çocuktu. İçindeki cehveri henüz keşfetmiş değildi.

Philip o öğleden sonra saat 15.00’da ve ondaki sonraki üç gün okula gitmedi. Evde tüm gün daktilosunun başında oturuyor ve sadece tanrılara ait sanılan yaratma yeteneğinin kendisinde olup olmadığını test ediyordu. Öylesine bir kompozisyon yazmalıydı  ve profesör dahil sınıftaki herkesi öylesine etkilemeliydi ki herkesin dikkatini çeksin. Çünkü profesörle konuşsa bile onu geçiştireceğine, ilgilenmeyeceğine inanıyordu.

“Aptal akademisyenler. Yalnızca etraflarında dört dolanan yalaka öğrencileri ve içi boş ama süslü laflarla yazılmış özenti makaleleri beğenirler” diye mırıldandı.

Bir top kağıdı daha odasının kapısına fırlatıp masasına gömüldü.

Sonraki hafta geldiğinde profesör ağır adımlarla içeri girdi. İlk sunum gönüllük esasına göre yapılacaktı. Üç yüz kişilik dev amfide yapılacak sunumlar için heyecanlı yüzlere baktı ve ellerini çırptı Gönüllü olarak ilk çıkacak kişiyi arar gözlerle sınıfa göz gezdirdi ve elindeki kağıtları hararetle karıştıran Philip’e baktı. Profesörden gözlerini kaçırmaya çalışıyor, başka şeylerle ilgilenir gibi yapıyordu.

Profesör kararlı ve kalın bir tonla seslendi.

“Gönüllü işini boş verin. Belli ki hepiniz elinizdeki binlerce kelimeyi sayıp dökmek için çok heveslisiniz. Ben seçeceğim.”

Philip Angel diye seslendi.

“Sahne sizin. Ne yazdığınızı açıkçası çok merak ediyorum. Tedirgin görünüyorsunuz.

Philip bunu bekliyordu. Profesörün böyle bir şey yaparak onu zor duruma sokacağını ta en başından hissetmişti. Profesörün zihninden Philip’i ilk sırada çıkararak kompozisyon kalite çıtasını en aşağı çekme fikrinin geçtiğinden bir haber yavaş adımlarla merdivenlerden aşağı indi ve yüzlerce kişinin önünde kürsüye çıktı. Ciddiyetle boğazını temizledi ve ellerindeki kağıtlara son kez baktı. Kompozisyonlar kağıttan okunacaktı ancak Philip’in bünyesine çok nadir uğrayan özgüveni sayesinde birden kağıtları elinden fırlatıp konuşmaya başladı.

Sık sık kürsüden ayrılarak sahnenin bir ucundan öbür ucuna yürüyor. Elleri ve mimikleri ile sunuma can katıyor ve muhteşem bir konuşma yapıyordu. Sınıf tamamen sessizliğe bürünmüş Philip’i dinliyordu. Profesör elini çenesine götürüyor, sakallarını avuçluyor ve ellerini göbeğinin üstünde birleştirerek sık sık homurdanıyordu. Philip zaman zaman topukları üzerinde yükseliyor ve adeta bir seminer verir gibi konuşmasına devam ediyordu. Kendini çok iyi hissediyordu. Tüm sınıfın etkilendiğini hatta görüş açısında olmayan profesörün bile beğendiğini düşünüyordu.

Konuşması bitti. Sınıftan bir tepki bekler gibi gözleriyle yüzlerce insanın yüzünde gezindi. Arkasını döndü ve profesöre baktı. Yüzündeki gülümsemeyi aniden kaybetti. Yerden kağıtlarını aldı ve sırasına dönmek için hareketlendi.

“Philip Angel, zamanınızı dolduralı çok oldu. Gereksizce kelimeleri uzattığınız, sık sık tekrara düştüğünüz ve gerçeklik namına hiçbir şey bulamadığımız sunumunuz için teşekkür etmekten dahi imtina ediyorum. Size sıfırın biraz üstünde bir not. Onu da ezberden okuyabilmeniz hatırına verdiğimi aklınızdan çıkarmayın”

Philip itiraz edecek gibi olduğu an profesör bir sonraki kişinin adını yüksek sesle söyledi. Emmy Conat merdivenlerden adeta sekerek indi ve hala sahnede omuzlarının altında ezilir gibi duran Philip’e ufak bir hareketle dokunarak kürsüye vardı.

Philip yerine geçerken yüzlerce surat ona acır gibi  bakıyordu. Hepsini ama hepsinin sunumdan etkilendiğini ancak profesöre yaranmak için seslerini çıkarmadıklarını adı gibi biliyordu.

Sonraki onlarca sunumu yüzünden ekşi bir ifadeyle izledi. Hep düşündüğü gibi içi boş ve süslü laflara kafalarını kağıtlardan kaldırmadan yapılan sunumlara katlanmak zorunda kaldı. Sınıftan sık sık alkışlar yükseliyor, Profesör koltuğunda adeta mest oluyordu. Tüm bunlar Philip’e katlanılmaz bir acı ve artık dayanamadığı adaletsizliğin gün gibi ortada olduğunu hissettiriyordu.

Sınıftan çıktı ve eve gitti. Sonraki bir kaç gün yine okula gitmedi.

Philip o gün büyük bir yemin etti. Yazdıklarına, içinde sıkışıp kalmış o konuşkan Philip’e güveniyordu. Öğrenmeye, düşünmeye ve yazmaya evinde devam edecekti. Okulların insanları ayrıştıran, kimliksizleştiren ve birer televizyon karakteri gibi kalıplaşmış karakterlere sokan aptal kurumlar olduğunu düşünüyordu. İçinde garip bir dürtü vardı. Beğenildiğini düşündüğü bu yazısı ona garip bir şeyler hissettirmişti. Yazdıkça ve yarattıkça rahatlayacağını, gelişeceğini ve belki de bu yolda kendini keşfedeceğini düşünüyordu. Zaten profesörün özgürlük hakkında sırladığı zırvalara da katılmıyordu. Özgürlüğün sınırlarında dolaşmak ve orada tıkılı kalmak ya da o sınırdan bilinçli bir şekilde ayrılmamak ona saçma geliyordu. Sonunu bildiğini düşündüğün eylemin aslında milyonlarca ihtimale gebe olabileceğini nasıl olur da hiç düşünmezdi bu profesör?! Ona göre özgürlüğün sınırlarından aşağı daha sonra mutsuz olacağı için kendini atmamak bir volkan dağının sınırlarında dolaşmak ve ayakların yanarken adeta bir ateş bataklığına çekilmek gibiydi.

Ebeveynler hakkında ise yorum getiremeyecek kadar bilgisizdi. Ailenin tek çocuğu olan Philip Anne baba ve büyükbabasını bir trafik kazasında kaybetmişti. Hafızası sık sık gidip gelen büyükannesi ile yaşıyordu. Büyükannesi sadece yemek yapar, evi temizler ve televizyon karşısında uyurdu. Philip odasından günlerce çıkmasa, haftalarca okula gitmese bile posta kutusunu doldurup taşıran devamsızlık bildirileri dışında onu rahatsız eden hiçbir şey olmazdı.

Dışarı çıktı ve şehir merkezindeki kütüphaneye gitti. Yalnızca ilgilendiği ve üzerine yazmak, konuşmak istediği konular hakkında kitaplar aldı. Yıllar sonra kendini profesörün koltuğundan daha adaletli bir puanlama yaparken yada bir imza gününde hayranlarıyla buluşurken hayal ediyordu. Hevesi çok çabuk yükselmiş ve adeta Philip’i ele geçirmişti.

Odasından yemek ve tuvalet ihtiyacı dışından çıkmıyor, sadece yazıyordu. Yazdıkça ne kadar az şey bildiğini ve öğrenmek istediğini anladı. Günün yarısında sadece okuyor ve kısa notlar alıyordu. Diğer yarısında ise yazıyordu. Daktilosu adeta bir makine gibi işliyor, yırtılıp atılan kağıt topları kapıda yığınlar oluşturuyordu. Geceleri yatağında Mark Twain’i düşünüyordu.

“Tam üç yıl yazmayı dene hala olmuyorsa sadece odun kesmek için yaratılmışsındır”

Tam üç yıl tam üç yıl….

Elindeki kitaplar ve not kağıtları ile uykuya dalıyor sabah kuşlar uyanmadan okuma masasına geçiyordu.

Aradan geçen tam iki yılın sonunda odası küçük bir mahallenin ihtiyacını karşılayacak kadar kitapla ve masasının altında birikmiş yüzlerce yarım hikaye, makale ile dolmuştu.

Felsefenin Toplumdaki Yeri, Amerikan Edebiyatında Irkçılık, Sosyal Toplumda Cinsiyet Eşitliği, Özgürlüğün Bedeli, Bağımsızlığın Gerekliliği ve daha onlarca konu üzerine yüzbinlerce kelime yaratmıştı. Zaman zaman kurgu hikayeler ve gece yarıları tavan arasındaki odasının penceresinden çatıya çıkıp sigara içerken gökyüzüne baktığında adeta yıldızlar gibi zihnine düşen şiirler yazmıştı.

Bu sırada  okulu çoktan bırakmış ve odasında yarattığı küçük dünyasını etkilemeyecek bir bölüme geçmişti. Sık sık şehir merkezine iniyor ve posta kutusuna dergilere ve gazetelere gönderilmek üzere yazdığı yazıları atıyordu. Daha sonra eve gelip önceki hafta gönderdiği yazıların reddedildiğini söyleyen bir tomar zarfı topluyordu. Maddi bir beklentisi yoktu. Yalnızca kendini kendine kanıtlamak  ya da bun dünyada işe yarar bir yeteneğinin olduğunu hissetmek istiyordu.

Zaman zaman büyükannesine yüksek sesle yazdığı şiirleri ve kısa hikayeleri okuyor, onun daha ilk kıtanın ya da sayfanın yarısında uyuduğunu görüyordu. Depresyondaydı artık. Geriye dönüp baktığında belki de bitirebileceği ama terkettiği okulunu görüyor, profesörün aslında haklı olabileceğini düşünüyordu. Belki de yeteneksizin tekiydi.  Onu kahreden bu umutsuzluk halinin nereye kadar gideceğini bilmiyordu. Daha genç yaşında kendini insanlardan tamamen soyutlamış, iyice içine kapanmış ve nefes alan, nadiren konuşan bir hayalete dönüştürmüştü.

Büyükannesi uyurken koşar adımlarla odasın girdi. Tüm kitaplarını, yarım hikayelerini, rastgele karalanmış yüzlerce sayfayı, not defterlerini taşıran şiirlerini büyük bir çöp poşetine doldurdu ve evin hemen arkasındaki bahçeye sürükledi. Üzerine bir kibrit çakıp kendisiyle birlikte hayatının iki yılını silip atmak her şeye yeniden başlamak istiyordu. Orada öylece durdu ve yere yığıldı. Gri  gökyüzünden boşalan yağmur yüzünü ıslatırken birden güneş açtı ve ardından gökkuşağı umudu simgelercesine Philip’in tam üstünde yükseldi.

Ayağa kalkıp şehir merkezine indi. Soluklanmak için girdiği bir kafede profesör ve etrafındaki yalaka takımı bir şeyler içiyordu. Önce uzaktan onları izledi. Yüzlerini tanımaya çalıştı. Yükselen kahkahalar ve konuşmalarından bunun bir mezuniyet kutlaması olduğunu anladı. Okula devam etseydi şimdi o da belki de bu masada oturacak ve iki ay sonraki mezuniyet için yapılan planlara dahil olacaktı. İçine girip yerleşmiş depresyon hayaleti şimdi onu daha da karamsar bir hale soktu. Oturduğu taburede tam iki yıl önceki sahnede omuzlarının altında ezilir gibi duran Philip’i canlandırırken Profesör onu fark etti ve Philip diye seslendi. Masalarına gelmesini ve neler olduğunu anlatmasını istiyordu. Philip ağır aksak adımlarla masaya ilerlerdi ve Profesörün tam karşısına oturdu.

Tüm yaşadıklarını, içinde bulunduğu depresyonu, reddedilişlerini ve yazdıklarını büyük bir hevesle en yanlış insanlara anlattı. Profesör onu dikkatsizce dinliyor ve adeta Philip’in içindeki sönmüş hırsıyla, bitkin ruhuyla ve hala keşfedilmemiş benliğiyle alay ediyordu. Etraftaki kalabalık başarısızlığından zevk alıyor ve onu iğneliyorlardı.

Philip daha sonra sadece sustu. Tamamen sessizliğe büründü ve masadaki neşete, okuldan çok şey öğrendiğini sanan içi boş ve niteliksiz kuru kalabalığa baktı. Bir an içi içini dökerek ne kadar büyük bir hata yaptığını fark etti. Hızla masadan kalktı ve şehrin sokaklarında amaçsızca yürüdü. Gecenin bir yarısı eve döndüğünde posta kutusundan yine bir avuç dolusu zarfı topladı ve bahçedeki poşete doğru yöneldi. Poşeti tepe taklak ederek bahçede büyük bir kağıt yığını yaptı. Son aldığı zarfları tek tek yırtmaya başladığında bir zarfın diğerlerinden farklı olduğunu fark etti. Gri renkli kalınca zarfı açtı ve okudu.

Gözlerinde parlayan ateş adeta önündeki yığını alev alev edecek gibi yükseldi.

“Sayın Angel, göndermiş olduğunuz Özgürlüğün Bedeli adlı makaleniz editör ekibimiz tarafından onaylanmış ve bir sonraki sayımızda yayınlaması için kabul edilmiştir.”

Philip olduğu yere yığıldı. Gözlerinin önünden geçen koca iki yıl, okudukları, yazdıkları, düşündükleri, geçirdiği sinir krizleri, büyükannesi, ve hayalleri geçti. Yerdeki yığını kucak kucak odasına taşıdı ve hepsini yere serip üzerine uzandı. Kabul mektubunu defalarca okuyor ve iki yıllık çalışmanın karşılığını aldığını düşünüyordu.

Sonraki ay Philip’in yayınlanan makalesi tüm kitapçılar ve kütüphanelerde konuşuluyor. Televizyon programlarında alıntıları yapılıyor ve adeta tüm yerel medya Philip’in adını haykırıyordu.

Artık posta kutusu ısmarlama yazı ve makale istekleri ile dolup taşıyordu. Philip hepsine tek tek cevap veriyor ve önceden yazmış olduğu ve defalarca reddedilen makale ve hikayeleri gönderiyordu. Gazeteler ve dergiler ise anında yayınlıyordu.

Tüm bu olaylar olalı bir ay geçmişti ve Philip’in artık yayınlanmış onlarca hikaye ve makalesi vardı. Ama Philip bunalım halinden çıkmış değildi. İçinde birikip büyüyen bu buhran onu gün ve gün kemiriyordu. Yeteneğini insanlara kanıtlamıştı ancak hala bir şeyler eksikti. Kendi kendini işe yaramaz hissettiren o dürtü hala yokluyordu Philip’i. Makaleleri, hikayeleri hatta niteliksiz olarak gördüğü şiirleri bile yayınlanmıştı. Ancak Philip yine odasından çıkmaz, çatıda sigara bile içmez hale gelmişti. İstediği bu değildi. Başında gezinen ve her saniye onu yiyip bitiren binlerce düşünce artık ona rahat vermez olmuştu. Tüm bunlar bir hayal olmalıydı. Philip iki yıl boyunca sadece bir hırs uğruna kendini heba etmişti. Kendini paçavra gazetelere ve beş para etmez dergilere birkaç hikaye gönderen basit bir insan olarak görüyordu. Tüm problem Philip’in kendini kendine kanıtlayamamış olmasıydı. Günlerce evden çıkmadı posta kutusuna uğramadı ve yazmadı. Sonraki hafta sıkça evine uğrayan postacı ona özel bir zarf bıraktı.

Terkettiği okuldan bir zarftı bu. Mezuniyet töreninde kendi bölümü için bir konuşma yapması isteniyordu.

“Özgürlük üzerine düşündüğümüz zaman hepimizde ondan bir parça olduğunu biliriz ama hangimiz ona tamamen sahip ya da onun esiri olduğumuza nasıl karar verebiliriz ki? Özgürlüğün sınırları vardır. Kanunlarda bu bir başkasının sınırlarında biter diye yazar. Kanunları boşverin.  Benim söyleyeceğim, özgürlüğün sınırlarında dolaşmanın özgürlükle hiçbir alakasının olmadığı gerçeği.

Kendinizi bir volkan dağının eteklerinde hayal edin. Volkanın ağzından lavlar fışkırıyor. Bu özgürlüktür. Volkanın sınırlarındaki topraklar adeta cehennem gibi yanıyor, bu özgürlüğün haykırış sesleridir. Sırtınızda sorumluluklardan, görevlerden ve hayallerden oluşan bir çanta var ve koşar adım çıplak ayakla o topraklardan yukarıya tırmanıyorsunuz. Harcadığınız her nefes özgürlüğünüzden kopan bir parçadır. Duman sizi boğmaya başladığında kendinizi bir anlamda tamamen özgür bir anlamda ise bağımlı hissedersiniz. Bu, özgürlüğün ne olduğunu ve ona nasıl sahip olacağınızı bilmediğinizden kaynaklanan bir ilizyondur.

Artık volkanın ağzının sınırlarında dolaşıyorsunuz. Özgürlük ciğerlerinize doluyor ve her saniye sizi boğuyor. İçinizden volkanın ağzına atlamak, oracıkta kendinizi öldürmek ya da haykırarak ciğerlerinizdeki tüm dumanı özgürlüğe dönüştürmek gelebilir. Bu, özgürlüğün sınırlarını aşıp aşmama kararını verdiğiniz andır. Volkanın ağzında geziniyorsunuz. Çıplak ayak deriniz bir mum gibi eriyor. Katlanabildiğiniz acı, özgürlüğün sınırlarından henüz ayrılmamış bireyin depresyonudur. Toprak sizi bataklık gibi içine çekiyor. Her an daha da dibe batıyorsunuz. İşte bu özgürlüğün sınırlarını aşmanız için size uzatılmış bir eldir. Sınırları aştığınızda daha mutsuz olacağınız düşüncesi ise sonunu bildiğini düşündüğünüz bir eylemin sonuçlarının özgürlükten tamamen uzak olduğunun kanıtıdır.

Şimdi sırtınızdaki ve kafanızdaki tüm yüklerden kurtulun ve özgürlüğün sınırlarında tıkılı kalıp, sizi çeken toprak tarafından öldürülmek yerine kendinizi volkanın tam içine atın ve özgürlüğün sınırlarını aşmış kendini kendine kanıtlamış bir birey olun. İşte bu Özgürlüğün Bedelidir. Sizi ölümden sonrasına kavuşturur.”

Philip konuşmasını bitirdiğinde yüzlerce kişinin yüzüne buruk bir ifade ile bakıyordu. Öğrenciler birkaç saniyelik derin bir sessizlikten sonra ellerini yırtarcasına alkışlamaya başladılar. Hemen hemen hepsi haykırıyor ve Philip’i tebrik ediyorlardı. Philip sahnede omuzlarının altında ezilir bir vaziyette arkasını döndü. Profesör dahil tüm akademisyenler ellerini hızla çırpıyor, Philip’i tebrik ediyor ve gülen suratlarıyla ne kadar gururlandıklarını belli ediyorlardı.

Philip teşekkür bile etmeden sahneden ayrıldı. Bir taksiye atlayıp hızla eve döndü. Salondaki koltukta sonsuz uykusuna yatmış büyükannesine acıyan gözlerle baktı. Eşi öldükten sonraki yirmi yıl onun için Philip’in iki yıldır içinde bulunduğu durum gibiydi.

Büyükannesine dokunmadan banyoya yöneldi. Şehir merkezine yaptığı yaptığı küçük gezilerden birinde edindiği gümüş renkli yarı otomatik tabancasını banyonun üst rafından çıkardı ve ağzının içine soktu. Aldığı metal tadı onu kendinden daha fazla iğrendiremezdi. Tetiği çekti ve silah patladı. Philip dağılan beyni ile yerde kan içinde yatıyordu.

Artık volkanın ağzına atlamış, özgürlüğün sınırlarını aşmış ve onun bedelini ödemişti.

Dinle00:00
1.0x

Yazıya yorum bırakın

Önceki Yazı

Sonraki Yazı

Takip Edin
Arama Trend
Rastgele Yazılar
Yükleniyor

Oturum açma 3 saniye...

Kaydolma 3 saniye...