Aşkın, Müziğin ve Tutkunun Kadını – Sezen Aksu

Aşkın, Müziğin ve Tutkunun Kadını – Sezen Aksu

Onun hikâyesini araştırmaya başladığımda, yalnızca bir şarkıcıyla değil, bir roman kahramanıyla karşılaştığımı fark ettim. Denizli’nin küçük bir kasabasında başlayan yolculuk, bugün bir ülkenin ortak hafızasına kazınmış durumda. Ama satır aralarına indikçe, göz kamaştırıcı sahnelerin arkasında acılar, ihtiraslar, yaralar ve derin yalnızlıklar olduğunu gördüm.

Çocukluğunda utangaç bir kızmış. Sarayköy’ün avlusunda türküler söylerken, annesi mutfaktan seslenir, babası matematik kitaplarının arasında kaybolurmuş. Ama o küçük kızın sesi, evin duvarlarını aşar, komşulara kadar gider, kulak veren herkesin kalbini titretirmiş. Daha o yaşta, sıradan bir hayata sığmayacağı belliydi.

İzmir’de gençlik yılları… Kordon’da yürürken deniz kokusu ciğerine dolar, şarkı söylerken çevresinde aniden sessizlik olurmuş. Şarkı söylemek onun için bir gösteri değil, yaşamın ta kendisiydi. İşte o yüzden müziğin peşinden gitmeye karar verdiğinde, kimse onu durduramadı.

İstanbul’a geldiğinde ise işler kolay olmadı. Plak şirketlerinin kapıları yüzüne kapandı. “Bu sesle iş olmaz” dediler. İlk plağı ilgi görmedi. Pansiyon odasında gözyaşlarıyla sabahladı. Ama ertesi sabah aynaya baktığında kendine tek bir söz verdi: “Vazgeçmeyeceğim.” İşte o direnç, onu bugünkü yerine taşıyan ilk adım oldu.

Derken karşısına bir adam çıktı: Atilla Özdemiroğlu. Onunla geçen günler bir yandan fırtına, bir yandan okul gibiydi. Stüdyoda saatlerce çalıştılar; Atilla piyano başında, o mikrofonda. Aralarındaki bağ sadece müzik değil, kalp de atıyordu. Ama iki güçlü ruh bir araya gelince çarpışmalar kaçınılmazdı. Kavgalı geceler, yarım kalmış cümleler… Aşk bitti, ama Atilla’dan öğrendikleri hep kaldı.

Yıllar sonra Onno Tunç girdi hayatına. Onno’nun piyanosu, onun sesiyle birleşti. İlk prova günü gözümde canlanıyor: Stüdyoda sessizlik… Onno tuşlara dokunuyor, o mırıldanarak eşlik ediyor. Notalar birbirine sarılıyor, sanki yıllardır beklenen bir buluşma gerçekleşiyor. O günden sonra gelen şarkılar artık sadece şarkı değil; bir çağın ruhu oldu: Geri DönKaybolan YıllarTükeneceğiz. İkisinin ilişkisi sadece aşk değildi; dostluk, ortaklık, ruh kardeşliğiydi. Ama hayat bu hikâyeye mutlu son yazmadı. 1996’da o kara haber geldiğinde, bir uçağın düşüşü sadece bir adamı değil, bir kadının kalbini de yere çaktı. O günden sonra söylediği her şarkıda Onno’nun nefesi var, her melodide onun izi.

Bir başka sahne: Uzay Heparı. Genç, pırıl pırıl, gitarıyla parlayan bir yetenek. Onunla stüdyoda geçirilen bir anı hayal ediyorum. Tellerden çıkan notalarla göz göze geliyorlar, ikisi de susuyor, müzik konuşuyor. Aralarındaki bağ kısa ama yoğun, bir yıldız gibi. Fakat kader yine acımasız. Bir trafik kazası, daha yaşanacak nice şarkıyı, nice umudu elinden aldı. Uzay’ın gidişi, bir kez daha yarım kalmış bir hikâyeye dönüştü.

Bütün bu sahneleri arka arkaya düşündüğümde şunu fark ediyorum: Onun hayatı bir roman gibi. Çocukluğun sessiz avlusu, İzmir’in özgür rüzgârı, İstanbul’un acımasız kapıları, Atilla’nın öğreticiliği, Onno’nun derinliği, Uzay’ın kısa ama parlak ışığı… Hepsi bir kadının kalbinden süzülen şarkılara karıştı.

Ama onun hikâyesi sadece kendi yaralarından, kendi şarkılarından ibaret değil. O, aynı zamanda başkalarının yolunu açan bir ışıktı. Nice genç müzisyeni kanatlarının altına aldı. Sertab Erener’i sahneye çıkardığında, bir gün Eurovision’da Türkiye’ye zafer kazandıracağını biliyor muydu? Levent Yüksel’in ilk albümünü hazırlarken, ona sadece şarkılar değil, bir kimlik de hediye etti. Tarkan’ın ilk yıllarındaki en büyük destekçisi yine oydu; “Kıl Oldum Abi”nin arkasında onun cesareti, “Kuzu Kuzu”nun öncesinde onun inancı vardı.

Ve belki de en az bilinen armağanı: başkalarının sesinden duyduğumuz ama aslında kaleminden çıkan şarkılar. Ajda Pekkan’ın dillere düşen *“Firuze”*si, Nilüfer’in söylediği “Sensiz Olmaz”, Nükhet Duru’nun *“Beni Benimle Bırak”*ı, Levent Yüksel’in *“Med Cezir”*i, Aşkın Nur Yengi’nin *“Ay İnanmıyorum”*u… Hepsi bir kadının kalbinden, başka seslerle hayat buldu. Biz onları farklı yorumlarla sevdik ama satır aralarında hep onun izi vardı.

Bugün geriye dönüp baktığımda, sadece şarkılarını değil, yetiştirdiği bir nesli görüyorum. O olmasaydı, belki pek çok ses hiç duyulmayacak, pek çok melodi hiç doğmayacaktı.

Ve işte tam bu yüzden bu hikâyenin sonunda ona teşekkür etmek gerekiyor. Kendi kalbini acımasızca açtığı için, yaralarını melodilere dönüştürdüğü için, başkalarının önünü açtığı için… Ve en çok da, hepimizin hayatına fon müziği olduğu için.

Teşekkürler Minik Serçe. Bizimle birlikte uçtuğun, düştüğün, yeniden kalktığın ve en önemlisi şarkılarını bize bıraktığın için.

Selin Aras

Edebiyat denemeleri, Kültür-Sanat, Kitap yorumları

Dinle00:00
1.0x

Yazıya yorum bırakın

Takip Edin
Arama Trend
Rastgele Yazılar
Yükleniyor

Oturum açma 3 saniye...

Kaydolma 3 saniye...