
Yıllar sonra yeniden adım attığım sokaklar, bana zamanın aslında hiç geçmediğini hissettirdi. Çocukluğumun geçtiği o mahallede yürürken, her köşe başında geçmişten bir parça karşıma çıktı. Eskiden fark etmeden geçtiğim duvarlar, şimdi anılarla konuşuyordu sanki. Bir zamanlar koşarak geçtiğim yolları bu kez ağır adımlarla yürüdüm; çünkü insan büyüdükçe acele etmeyi değil, hissetmeyi öğreniyor.
Doğduğum, büyüdüğüm ve yıllar sonra yeniden geldiğim bu yer, sadece bir şehir ya da bir mahalle değildi benim için. İçimde sakladığım en eski “ben”di. Çocuk kahkahalarım hâlâ bir yerlerde yankılanıyor gibiydi. Eski bir pencereye bakınca anne sesini duyar gibi olmak, bir sokağın kokusuyla yıllar öncesine gitmek… İnsan bazı yerleri unutamıyor; çünkü bazı yerler insanın hafızasına değil, ruhuna yerleşiyor.
Her şey değişmişti aslında. Yeni binalar yapılmış, eski dükkânların yerini başkaları almıştı. Ama değişmeyen bir şey vardı: O yerin bana hissettirdikleri. Bir ağacın gölgesi bile çocukluğumdan bir sahne taşıyabiliyormuş meğer. İnsan yıllar sonra geldiği yerde, sadece geçmişini değil, kaybettiğini sandığı kendisini de buluyormuş.
Orada dolaşırken anladım ki bazı şehirler haritada değil, insanın içinde yaşamaya devam ediyor. Ne kadar uzağa gidersek gidelim, bizi biz yapan yerlere dönünce içimizde eksik kalan parçalar tamamlanıyor. Belki de bu yüzden insan doğduğu yeri hiçbir zaman tamamen terk edemiyor.
Ve ben, yıllar sonra geldiğim o sokaklardan ayrılırken şunu hissettim: Zaman geçmiş olabilir ama bazı duygular olduğu yerde beni beklemiş.