
Her şey aşk ile ilgili gelmiş yıllarca bana. Her şey aşk ve bir adam ile ilgili. Belki yaşımın genç olması ya da babasız olmak ya da annemin erkeksiz olması beni böyle yaptı ya da bunların hiçbiri değil; sadece ben böyleydim. Ama şimdi aslında aşk ile ilgili olmadığını, hele hele benden başka biriyle hiçbir ilgisi olmadığını biliyorum. Mevzu hayat ve ben. Sadece bu.
Ölüp gidince bir topraksın diyorlar ya, bence toprak bile değilsin. O, başına diktikleri taşsın. Sadece o. Kendi baş ucu taşımı alıp kenara koymak istiyorum. Aslında sahip olduğun ve seni ifade eden tek şey o ise neden bir mezarcının ya da senden geriye kalan ailenin zevkine kalsın ki? Bence insanlar kefenlerini hazırlayacaklarına taşlarını hazırlamalı.
Babama gittim. Herhalde 4-5 yıl olmuştur gitmeyeli. Ona gitmeden önce at turu yaptım; çok güzel, volkanik dağların içinde, kızıl bir vadide. Beni en çok etkileyen yolculuğumuzda ise en sonunda yanından geçtiğimiz mezarlık oldu. Mezarlıkları severim; isimleri, tarihleri okumayı. Geçenlerde bir arkadaşımın annesi öldü. Onun cenazesine gittim. Ne ağladım, ne ağladım… İçim dışıma çıktı. Aslında ölen anneyi tanımıyorum; arkadaşım için gittim ve tabii ki kendi anneme ağladım. Herkes kendi acısına ağlıyor zaten. Yeniden gömdüm sanki annemi. Toprağa iniş anı eksikti hafızamda; o kareyi bu sefer başka birinin annesiyle tamamladım.
O mezarlıkta ve diğer tüm mezarlıklarda unvanlarıyla gömülen insanlar var:
“emekli öğretmen”, “Dr.”, “astsubay”, “yüksek mühendis” gibi…
Ne garip… Adam ölmüş gitmiş ama başındaki taşta hâlâ beyaz yaka kimliği yazıyor.
“Çöpçü Hüseyin” diye bir şey yok tabii.
Ya da “ev hanımı Zehra…”
Evet… Neyden bahsediyordum?
Taş ve mezarlıklar.
Kızıl Vadi’deki mezarlıkta yenilerin yanında çok eski mezarlar vardı. Sadece taş koymuşlar başlarına. Taşları kaldırsan ortada mezar falan yok. Demek ki mevzu toprakta değil… taşta, diye düşündüm.
Babamın taşını biz değil, kardeşleri yaptırdı; kendi baba adı ile “ruhuna Fatiha” ve doğum-ölüm günü yazıyor, beyaz mermer. Annemin taşını ben tasarladım. Foça taşından; yüzü gibi girintili çıkıntılı, taş darbeleriyle pürüzsüz değil… ya da ruhu gibi. Ve sade: adı yazıyor “Aysun Özcan… sevgi ile…” Kimin sevgisi? Orası meçhul. Doğum tarihi yok, çünkü doğduğu ana tanıklık eden kimse yoktu; yaşamında var ama yok insanlar. Ölüm tarihi yok… çünkü bence ölmedi, esas şimdi yaşamaya başladı. Babamdan daha anlamlı 😊 Ama yine de işte ona ait değil o taş; bana ait oldu. Ölenle bir alakası var mı, yok mu belli değil.
Çocuklarımın da dikmesini istemem taşımı. Kendi taşımı tasarlayıp hazırlayacağım; bunu yapan ilk insan olmayacağımdan eminim. Belki zamanında tasvir edildiğim gibi bir mozaik olur ya da kendi bulup topladığım taşları kendim yapıştırıp hazırlarım. 84 yaşına kadar vaktim olduğuna canı gönülden inansam da yine de tedbirli olmak lazım 😊
Belki öyle bir ölüm olacak ki toprağın içine konulacak beden diye bir şey ortada olmayacak ama taşım olursa onu illa bir yere dikerler diye düşünüyorum.
“Ölünce ne oluyor?” diye uzun uzun düşündüm annem ölünce. Sanki yaşarken ne olduğunu çözmüşüm gibi oturup bunu düşünmüşüm. Oysa yaşarken ne oluyor hakikatine bir cevap bulmak lazımmış.
Cevapları yanlış sorular ya da yanlış bakış açılarından öğrenmek gibi de bir huyum var. Ama eninde sonunda buluyorum yanıtları; yanlış sorular sorsam bile…






