Ve Sen Güneşi Çevirirsin Kendine

Başlıktan ve görselden anlaşılacağı üzere 17 yıl önce düştüğüm kuyuya tekrar düştüm ben ve şimdilerde oldukça beğeni alan bir kitap uyarlamasına kaptırdım. Aldım klavyeyi önüme ve bana ne hissettirdiğini yazdım. Kitap eleştirisi, yorumlaması ya da dizi anlatımı değil sadece bende uyandırdığı hisleri yazıya dökme istedim ve diyorum ki…

Bazen yaşadığın şeyin mükemmel olmadığını göremeyecek kadar vaktin olmadığı için onu mükemmel zannediyor olabilirsin. Birkaç dakikaya, saate sığdırdığın en mutlu anlar, perdeliyor ya da görmezden geliyorsun kusurları. Çünkü insan zihni, tamamlanmamış olanı tamamlama eğilimindedir. Yarım kalan cümleleri kendi istediği gibi bitirir, karanlıkta kalan boşlukları en çok ihtiyaç duyduğu renkle doldurur.

O anın içindeyken değil, genellikle sonrasında başlar hikâye. Hafıza bir arşiv değil; daha çok bir editör masasıdır. Gürültüyü kısar, ışığı yumuşatır, bazı sahneleri ağır çekime alır. Çünkü zihnin temel varsayımı şudur: “Sürüp gitmeyecekse, en azından güzel hatırlansın.” Bu bir savunma biçimidir. Beyin, kaybı daha katlanılabilir kılmak için ayrıntıları törpüler. Bir bakışın tereddüdünü siler, bir suskunluğun ağırlığını hafifletir. Geriye yalnızca sıcaklık kalır.

Kısa süren şeylerin büyülü görünmesinin nedeni de budur. Uzunluk, kusuru görünür kılar. Süre arttıkça tekrar başlar; tekrar başladıkça çatlaklar belirir. Ama birkaç saate sıkışmış bir yakınlık, gündelik hayatın sıradanlığına maruz kalmaz. Onu hiç bulaşık yıkarken görmezsin ya da sinirli bir şekilde araba kullanışını, hiç yorgun bir akşamın sabırsızlığına denk gelmezsin. Böyle olunca zihnin şu varsayıma yaslanır: “Zaman verilseydi, hep böyle olurdu.” Oysa bu, test edilmemiş bir ihtimaldir.

İnsan çoğu zaman ihtimallere âşık olur; gerçeklere değil. Çünkü ihtimaller henüz hayal kırıklığı üretmemiştir. Onların içinde henüz söylenmemiş yanlış sözler, alınmamış yanlış kararlar yoktur. Kısa ve parlak bir an, geleceğe dair eksik parçaları kendi arzularınla doldurabileceğin bir taslak bırakır sana ve sen o taslağı sanki tamamlanmış bir tabloymuş gibi duvara asarsın.

Bu, kendini kandırmak değildir aslında. Daha çok, anlam arayışının doğal bir sonucudur. Zihin, dağınık deneyimlerden tutarlı bir hikâye üretmek ister. Tutarlılık yoksa, yaratır. Bir gülüşü işaret kabul eder, bir dokunuşu niyet sayar. Çünkü belirsizlik yorucudur; netlik huzur verir. “Mükemmeldi” demek, “Anlamlıydı” demenin daha kısa yoludur.

Fakat zaman geçtikçe, ilk coşkunun yerini daha sakin bir bakış alır. O anı tekrar düşündüğünde, aslında neyin seni bu kadar etkilediğini fark edersin: Belki o kişi değil, o sırada kendini nasıl hissettiğin. Belki onun söyledikleri değil, senin duyulmaya hazır oluşun. Belki de gerçekten mükemmel olan şey, karşındaki değil; o anki açıklığın, o anki cesaretindi.

Bunu görmek acıtabilir. Çünkü büyü biraz bozulur. Ama büyünün bozulması, değerin azalması demek değildir. Kısa ve kusurlu bir şey, yine de gerçek olabilir. Sadece ona yüklediğin sonsuzluk iddiası geri çekilir.

Belki de mesele şudur: Bazı anlar mükemmel değildir; ama tam da o haliyle, eksik ve sınırlı oldukları için güzeldir. Onları büyüten şey süreleri değil, sende açtıkları boşluktur. Ve o boşluk, çoğu zaman başkasından çok, senin kendi derinliğini gösterir.

Siz Ve Biz Blog Editörü - Always Hope But Never Expect

Dinle00:00
1.0x

Yazıya yorum bırakın

Önceki Yazı

Sonraki Yazı

Takip Edin
Arama Trend
Rastgele Yazılar
Yükleniyor

Oturum açma 3 saniye...

Kaydolma 3 saniye...