içinde

Yandı, Kül Oldu Her Şeyim

2011 yılının soğuk kış günlerinden birindeyim. Çanakkale’de de öyle bir soğuk var ki bir Adanalı olarak içim üşüyor. Doğalgazlı evde faturayı maximum ödeyip evin içinde battaniye ile dolaşanlardanım.
Hayatımın en zor günlerinden birini yaşayacığımın henüz farkında olmadan o sabah nöbetim de olmadığı için okula da gitmek istemedim. Tüm gün keyif yapmak istiyordum.
En yakın arkadaşım İlknur; Konyalı ve kalabalık bir ev ortamında kalıyordu. Dünyalarımız farklıydı ama biz çok mutluyduk beraberken ve ayrıyken birbirimizi özlüyorduk.
İlknur’un altı kişi üç odalı kaldığı bir eve ben de her gün giderek evi yediliyorduk. Han gibi lüks sayılacak, tek başıma kaldığım evimin benim gözümde bir değeri yoktu. Ben İlknur’u seviyordum, konforsuzluk da gözüme batmıyordu.
Vel hasıl o sabah da uyanıp evden çıktım ve arka sokaktaki İlknur’un evine gittim.
Tüm gün yedik içtik, muhabbet ettik, film izledik. Bir ara elektrik gitti ve geri geldi. Akşam 17.00’ye doğru da 110 siren sesi arka arkaya, 155 siren sesi ve en son da 112 Ambulans’ın sesini duyduk.
Biz de diyoruz hayırdır yakınlarda bir olay var ama ne? 1 saat falan geçti tabi.. Dedim “İlknur ben gideyim artık eve, akşam dışarı çıkacağım”
Evden çıkıp, sokağı dönmemle anladım bir gariplik olduğunu. Yürüyeceğim 50 metreyi adımlarım hızlanarak geçtim. Geldim ki benim ev 3. kat, bizim apartmanın altında itfaiye, polis, ambulans ekipleri.. Kalabalık insanlar..
Ve hala olaya ayamıyorum. “Ya ne oluyor burda?” Dediğim sırada ambulans ekiplerinin benim arkadaşlar olduğunu gördüm. “Sude bu yanan ev senin evinmiş” dediler.
Hala anlayamıyorum, algılayamıyorum. Bıçak atsan kanım akmaz vaziyette adımları 5’er 5’er çıkıp evimin olduğu kata vardım.
Akşam olduğu için ve yangından dolayı elektrik kesildiği için ev karanlık. Binanın içi sis duman, kapım yanmış sonra yere düşmüş, su boruları patlamış evin içi hep su, koltuklarım, elbiselerim, dolaplarım, avizeler, kapılar, penceler, bilgisayarım.. Aklınıza ne gelirse yanmış kül olmuş, batmış her şey.
Evin içi kalabalık, herkes konuşuyor, bazılarının elinde el feneri, binanın içi komşularla dolu..
Ellerimi iki başımın arasına alıp, girişteki duvara dayanıp diz çöktüm. Onu hiç unutamıyorum. Biri geldi bir şeyler anlattı. Meğer ev sahibimmiş. “Üzülme kızım. Sigortası var evin, maddi kayıplar yerine konur bla bla..”
Akabinde exper geldi ve ben yine aynı pozisyondayım. “Evin yangın hariç her şeye sigortası var maalesef yangın için sigortası yok” dedi.
Benden tek bir ses yok. Ben ne exper bilirim ne sigortadan anlarım.. Düşündüğüm şey ise; “Allahım ben ne yapacağım?”
Bir şekilde İlknur duymuş. Onun sesini duydum uzaktan. “Sude nerede?” diye bağırıyordu. Dünyada duyduğum en güven verici, en rahatlatıcı ses o sesti. İhtiyacım olan ve beni kimsesizliğimden kurtaran ses.. Sesimi çıkarmaya mecalim yoktu o beni bulsun istedim.
Geldi, eğildi göz hizama ve kendi ellerini benim ellerimin üstüne koydu ve dedi ki; “Halledeceğiz Sude, bunun çaresi var, çözümü var” dedi. O anda istediğim tek şey buydu sanırım. O an ona sarılıp ağladığımı ve hiç susmadığımı beynimin unutulmayacak anılar listesine aldım.
Gecenin ilerleyen saatlerinde insanlar dağılırken İlknur “Hadi Sude gidelim artık” dedi . Dedi ama evimin kapısını kapatmadan evimi nasıl terkederim? Evimi öylesine sahipsiz bırakıp nasıl giderim? Başıboş bırakıyormuşum gibi, her şeyim ortadaymış gibi, bütün mahremim sokaktaymış gibi ben nasıl evimi bırakırım? Bu sorularıma cevap bulmaya çalışırken kendimi aşağıda buldum.
Sokağa indim ki; evimi ve beni o şekilde çaresiz görmek istemeyen iş arkadaşlarım, okul arkadaşlarım, sosyal arkadaşlarım, izcilikten, danstan vs bir çok arkadaşım aşağıda meğer beni bekliyorlarmış. O an ne kadar da kalabalık olduğumu hissettirdiler bana. Belki 30 kişi varlardı sırf bana destek olmak için.. Sırf kötü gün dostluğunu somuta çevirmek için..
Hepsi ayrı ayrı yarın ev bakarız, eşya buluruz. Bende ocak var, bende dolap var gibi teselli ve yardım cümleleri savurdu. Allah razı olsun hepsinden.
O gece öyle geçti.. İlknur’un evinde ilk buruk kaldığım gece değildi belki ama ilk kaybolduğumu hissettiğim geceydi.
Sabah oldu ve evime gittim. Yanmış yatağıma uzanıp tavanı izledim saatlerce. Sonra yer değiştirip oturma odasındaki yanmış koltuğumda saatlerce ağladım.
Bu sırada ev sahibim aradı. Dün gece bana destek olmaya çalışan kadın, materyallerin önemsizliğinden bahseden kadın; açtı ağzını yumdu gözünü.
Öğrenmişler sigortanın yangın masraflarını karşılamayacağını. Beni mahkemeye vermekle tehdit ettiler ve verdiler de allah insanları. Hacılardı güya, hocalardı.. Dinin ibadetten olmadığını öğrendim ben o orta yaşlı karı kocayla.
O gün yine ben saatlerce evin içinde mal gibi düşünürken; İtfaiye’den ve Tedaş’tan bilirkişiler geldi. Mutfakta bazı notlar tutup gittiler.
Birkaç gün geçtikten sonra ben yeni evime yerleşirken buldum kendimi. Çanakkale’nin benim evim, memleketim olduğunu daha önceki birkaç olayda anlamıştım ama bu sefer emin oldum.
Can arkadaşlarım hepsi ayrı ayrı ilgilenip ev bulmuşlar bana, kordonda hemde. Gidip bir imza attım sadece, sonra ikinci el eşya satan eşyacıya götürdüler beni. Tak tak ne varsa büyük eşya olarak ihtiyaç, aldık aynı gün. Kalan ufak tefek perdedir, halıdır, sandalye vs gibi eşyaları da hep kendi kirli çıkılarından çıkarıp verdiler. Sağolsunlar.
Ve biz aynı gün eve girdik, eşyalar gelmeye başlarken belki 15 yakın arkadaşımla beraber evi temizledik, gelen eşyaları indirdik, sildik, yerleştirdik. Modem bağlantımı bile arkadaşlarım kurdular. Ben adresimi bilmezken onlar ezberlemişlerdi bile..
Hava soğuk, su soğuk.. Ellerimiz donuyor temizlik yaparken ve o an bir şey oldu. Olan şeyi hatırlamıyorum ama bana hissettirdiği şeyi çok net hatırlıyorum. Sex And The City dizisinde Big nikah günü Carry’i terkediyordu. Carry de o travmayı atlatmak için arkadaşlarıyla gittiği tatilde bir daha hiç kahkaha atarak gülemeyeceğini düşündüğü anda; Charlot’un altına yapmasıyla tekrar gülerken yakaladı kendisini.
İşte ben de tam olarak bir daha hiç gülemeyeceğimi düşündüğüm anda kahkaha attım. Yerlere yatarak güldüm hatta.. Günlerce donuk ruhuma can geldiğini hissettim, ağız kaslarımın gülme yeteneğini kaybetmediğini farkettim. Yaşadığım o çok güzel an’ı da beynimin unutulmayacaklar listesine gömdüm.
Günler haftaları kovalarken.. Ben evime alıştım, kordona 15 sn mesafesine aşık olmuştum, havalar da ısınınca kötü günler arkada kaldı derken.. Adresime bir posta geldi.
Meğer eski ev sahiplerim beni gerçekten de mahkemeye vermişler.
Gittim ilk duruşmaya tabi! Ağlamaktan ne anlatacağımı da bilmiyorum; nitekim söz hakkı da verilmedi. İkinci celse için tarih verdi hakim 2 ay sonraya..
Ama ben bu 2 ayımın nasıl geçtiğini bilmiyorum. Nerden bilebilirim ki? Hayatımda ilk defa beraat kelimesinin ne anlama geldiğini, adliye koridorlarının neye benzediğini, bizi duruşma salonuna çağıran katibin ne iş yapmış olduğunu o 2 ayda öğrendim.
Benden davacı olmuşlar insafsızlar meğer ben davalıymışım. Davaları da evlerini benim yakmış olmamdan kaynaklı bana verilmesini istedikleri ceza.
Düşüne düşüne geçirdiğim o bir kaç ay da bütün ihtimallerle neye evrileceğimin orantısında boğuldum durdum. Daha da kötüsü belki de iyisi ailemin yaşadığım bu olayların tek bir anından haberleri yoktu ve hiç olmadı da.
Hala bilmezler evimin yandığını, tek başıma ev taşıdığımı, mahkemeye çıktığımı hala bilmezler. Hatta yanan bilgisayarım için bile “Bozulunca sattım” diye yalan söylemiştim taa o zaman.
Gün geldi 2. duruşmaya. Sarı kıvırcık uzun saçlarımla hakimin karşısında dikkat çekmemek için topladım saçlarımı sabah, sıfır makyaj ve ağlamaktan kan çanağına dönüşmüş gözlerimle duruşma salonuna girdim ve hakim ilk defa söz hakkı verdi.
Anlatmaya başlarken ağladım. Biraz yatıştırıp kendimi ortalama bir kaç cümleyle konuyu bitirdim. Zaten anlatacağım bir şey de yoktu ki.
Ne olay anında oradaydım, ne de nasıl olduğundan haberim vardı. Yangının neyden nasıl çıktığına dair en ufak bir fikrim yada bilgim yoktu.
Neyse ki hakim de daha fazla gerilim yapmadan; “Yangın aspiratörden çıkmış, elektrik gün içinde gidip gelince de kısa devre yapmış patlama olmuş” dedi. Bilirkişi raporlarına göre tabi..
Hayatımın en zafer haberini sorsalar bana. Bunu anlatırım heralde. O gün benim 30 Ağustos Zafer Bayramım’dı. İçimde mavi kelebekler uçuşuyor, gönlümden gemiler kalkıyor, ruhum şarkı söylüyordu çiçekli bir yolda..
Duruşmadan çıkarken benim ev sahiplerime gözüm takıldı da benden nefret eder gibi bakıyorlardı bana.
Ya şimdi düşünüyorum da bi ev sahibi olarak davranır mıydım onlar gibi? Mahkemeye verir miydim mesela? Böyle işkence çektirir miydim? Öleceğimi bilsem yapamam ben. Üzerinde durmam ya, zaman harcamam, o mahkeme stresini çekmem.. “Ev benim evim” derim yaptırırım, fitremi vermiş sayarım. Ama hele ki bir kız öğrenciye bunları asla yaşatmam.
Yahu babamların kiracısı evimizin kapılarını bile söktüler de babam; “Fakirler! Ben nasıl diyeyim, nasıl isteyeyim. Çıkıp gittiler zaten” dedi. Evi tekrar yaptırdı yeniden kiraya verdi. İnsanlıklarıyla gurur duyuyorum annemle babamın.
Benim kendi evimin yangınının özeti de buydu. Gelmiş geçmiş oldu.
Deneyimlediklerim oldu, cebime koyduklarım. Düştüğümde nasıl kalktığımı gördüm. Dostlarımın hayatıma dokunuşlarını ama bir yere kadar kalabalıklaştığımızı ama hep yalnız olduğumu gördüm.
Hayatımın en acı tecrübelerinden birinde en az hasarla kalkmış halim bu benim! Beraat etmeyedebilirdim mesela, ya da kolaylıkla ev bulamayabilirdim, ya da maaşlı çalışan olmayadabilirdim ve bütün bu masrafları öğrenci gelirimle yapmaya çalışarak sandığımdan daha sefil bir tabloyla karşı karşıya kalabilirdim.
Çok şükür o günüme, çok şükür bugünüme ve yine çok şükür kaybederek güçlenmeme!

Yazar Sude DEMİR

Ye, Dua et, Sev

Bir cevap yazın

Kırmızı Saçlı Kadın – Orhan Pamuk

Çok Fazla Oyun Oynamanın Sağlık Üzerindeki Etkileri