içinde

Temiz Eller, Temiz Kalp

Yaklaşık üç dört yıl önce, uzun yıllar boyu sıkıntısını çektiğim el yıkama ve hijyen takıntımı tedavi etmek umuduyla kırk seans neurofeedback aldım. Evde yere düşmüş bir çerez tanesini ağzıma atıp arkasından bunu yaptığım için oturup on dakika boyunca ağlamadığımda anladım ki, tedavi müspet bir şekilde sonuçlanmıştı.

Eskiden elma ve portakalları sabunla yıkayan biri olarak, yerden bir şey alıp yiyebilmek benim küçük dünyam için devrim niteliği taşıyan bir değişimdi. Sanki ayağıma prangalı hayalet kum torbalarından birkaçı kendiliğinden düşüp gitmiş ve hareket kabiliyetim genişlemişti.

Şimdi, korona krizinden sonra aldığım kırk seans neurofeedback’ in tek hamleyle çöpe gitmesi işten bile değil tabiki. Su ve sabunla olan imtihanımda şimdi başlangıç seviyesine geri dönmüş olmak can sıkıcı da olsa, dünya şu haldeyken çok da peşine düşeceğim bir kayıp değil açıkçası.

Dünyada geriye sarmak ve düşmek diye bir şey var ancak bununla birlikte dünya; düştüğün yerden kalkabilmen ve devam edebilmen için gerekli tüm donanım ve imkanlarla donatılmış büyüleyici bir küre. Zaten tüm gayretimiz bu mavi kürede biraz daha kalabilmek uğruna değil mi?

O yüzden şimdi neredeyse tüm dünya halkıyla birlikte hijyen obsesyonunda eşitlendik. Şimdi hayata tutunabilmek için çevremizi ve ellerimizi temiz tutmaya çalışıyoruz. Temiz ellerimizle hayata tutunmak değil bizimkisi şimdi. Hayata tutunabilmek için, ellerimizi temiz tutmak.

Peki ya kalplerimiz? En son kalplerimizi yıkamak için herhangi bir girişimde bulunduk mu? Temiz bir kalbin bizi nelerden koruyacağı zihinlerimize ana gündem maddesi olarak hiç oturdu mu? Ne alakası var diye düşünülebilir, mümkün. Temiz tutulmayan bir kalple, bulaşıcı bir virüsün nasıl bir ilişkisi olabilir? Nasıl?

Hangi sebeple ortaya çıkmış olursa olsun, tüm bu yaşananların bir anlamı olduğunu düşünüyorum. İçinde yaşadığımız hız çağının sadık askerleri olarak nöbetini tuttuğumuz güç, başarı, kariyer gibi unsurların önem listemizde şimdi aşağı sıralara düşmüş olması, insanoğlunun aslında her şeyi kontrol edemediğinin kırmızı ibreyle bir göstergesi olabilir mi?

Aynı zamanda kim bilir insanoğlu, eliyle ittirince dünyayı çeviremeyeceğine zorunlu olarak ikna olduğu ve de belki de bugüne kadar kendini yeterli görüşünün kötü sonuçlarını tecrübe ediyor olabilir. Yine kim bilir dünya bundan sonra bambaşka bir biçime dönüşecek ve biz sadece seyredeceğiz. Tıpkı şu an hayatı dışardan seyrettiğimiz gibi.

Evet korona krizinin sonuçlarından biri bizi bir mahrumiyetle baş başa bıraktı. Bu mahrumiyet, bizi evlerimizin içine hapsederek aktif hayatın dışına attı. Bir dağ kulübesinde ya da insansız bir şehirde sadece ailemizle yaşamaya ve hayata buradan devam etmeye eğer razı değilsek, ihtiyacımız olan tek şeyin evin dışı, doğa ya da sokaklar olmadığını kendimize itiraf edebilmeliyiz.

İhtiyacımız olan ne peki? Elbette ki, insan, iletişim, sosyalleşmek ve katılmak. Bir izleyici olarak hayatı sadece o üç camın arkasından yani pencere, televizyon ve telefondan takip etmenin insanı tüketebileceğini itiraf etmek. İnsan izlemekle yetinemez, katılması gerekir, katılması, kaynaşması, üretmesi. İnsanın hayata katılmak, aktif olarak dahil olmak isteyişinde elbetteki sorun yok. Bu her normal insanın arzu edeceği şey.

Sorun belkide tam sırası gelmişken, hayata katılmak isteğinden ziyade hayata bugüne kadar “nasıl” katıldığımızı tekrar sorgulamak. Bize dev gibi imkanlar sunan ve bu imkanları kaçırmamak uğruna içinde çılgın gibi hızlı hareket ettiğimiz bu çağın tüm planlarını alt üst eden bu küçücük virüs belkide kaçırdığımız şeylere yeniden dönebilmemiz için araç kim bilir?

Hep beraber çağa yetişebilmek için koşarken çıkan gürültüden kendi iç sesimizi neredeyse duyamadığımız ve kalplerimizin daha çok tozun altında kaldığı bir zamandan şimdi daha sessiz bir zamana geçiş yaptık. Ve bu ellerimize bir fırça alıp kalplerimizin üzerine birikmiş olan tozu temizlememiz ve bazı şeyleri ana gündem maddesine almamız için bir fırsat. Benim aklıma gelen şimdilik bir kaç madde var.

İlk olarak eğer bir dağ kulübesine ya da ıssız şehirlere geri dönmek istemiyorsak, insan olarak insana olan ihtiyacımızı samimi bir biçimde tekrar gözden geçirmek. Hem de yakınlarımızdan sonra gelen insanlara.

Çünkü şu an evlerimizin içinde yakınlarımızla birlikteyiz. Ama hala büyük sıkıntı çekiyoruz. Çünkü dedim ya, insana ihtiyacımız var, “ötekine”. Bugüne kadar ötekileştirdiğimiz ötekilere. “Öteki” diye öteye atıp uzaklaştırdığımız herkesin yakınlığına muhtacız şimdi.

Sevdiklerimiz, yakınlarımız ve arkadaşlarımızın yanı sıra sokakta tanıdık bir simayla karşılaşmaya; bazen selam vermekten kaçındığımız insanların selamına muhtacız.

Markette bir reyonun önünde iki dakika konuşacağımız tanımadık bir insandan, trafikte yanımızda duran arabadaki kişiyle bir saniye göz göze gelmeye, sokakta yürürken yanımızdan geçecek olan insanların ayak seslerine ihtiyacımız var. Şimdi bir çoğumuz bunlardan mahrumuz.

Mahrum kalmak üzerinde hassasiyetle düşünülmesi gereken bir kavram bence. Mahrumiyet kıymeti bilinmemiş şeylerin intikamıdır belki de. Bir arada kibirlenmeden, başkasına yer açmadan ve paylaşarak yaşamayı bilemeyişimizin ilişkilerimize koyduğu hacizdir.

Tam da burası, kalplerimizin temizliğini kontrol etmemiz gereken bir nokta. Çünkü bir selamı esirgemek, trafikte hunharca kornayı köklemek, yanımızda yakınımızda olan insanların sıkıntılarını görmezden gelmek kalbin üzerine birikmiş olan toz alametleridir.

İkinci madde olarak dışarıdan içeriye girip yakınlarımızla olan ilişkimize bir bakmak gerek. Aslında yakınlarımızla ne kadar yakın olduğumuza. Bazılarımızın yan yan otururken arasındaki görünmeyen mesafenin kaç kilometre olduğunu ölçmeye ellerimizdeki metreler yeter mi sizce?

Yakınlığı sadece bir arada olmakla ölçmek de kalpteki toz alametidir. Sevgi kavramının, işler yolunda gitmediğinde bir anda koşula bindirilmesi örneğin, sevgiye sadece iki boyutlu bir nesne muamelesi yapmaktır ki, onu gerçek sevgi olmaktan çıkarır.

Gerçek sevgiye üçüncü boyutunu yani derinliğini veren şeyin merhamet olduğunu unuttuğumuz günden beri yakınlarımızı sevdiğimizi sanıyoruz. Maalesef yanılıyoruz. Bunun adı sevgi değil, bu olsa olsa bir arada yaşamayı tahammül edilebilir kılacak olan göstermelik bir isim sadece. Tüm bunlardan habersiz olmak ise kalpteki tozun yavaş yavaş pasa tutması demek ne yazık ki.

Gelelim hem dışarıyla, hem de içeriyle ilişkilerimizin akışını bir anda başka yönlere çevirebilecek bir potansiyele. Üçüncü madde olarak “hatalar” kavramını ele alalım. Hep kendime sorarım; yeryüzünde amaçsız hiçbir şey yaratılmadığına göre: “hatalar biz onlarla ne yapalım diye varlar?”

Her zaman illaki onları birer silaha çevirip, bize karşı hata yapanları bu silahlarla vuralım diye mi? Gerçekten bu kadar basit mi? Sonra da dünyanın ne kadar kötü, insanların ne kadar güvenilmez olduğundan ve bir türlü düzelmeyen ilişkilerimizden yakınırız.

Unutmamak gerekir ki bizler de; güvenilmez, kötü diye ötekileştirdiğimiz herkesin aslında ötekisiyiz. Ve bizim için söylenen ve düşünülen her şeyden habersiz kötü gidişat için suçlayacak birilerini seçer ve hep aynı kısır döngünün içine kendimizi hapsederek sürekli şikayet ederiz.

Einstein’in meşhur sözünü mutlaka işitmişsinizdir: “Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek deliliktir.” O zaman gerçek bir değişim için, bize karşı yapılan hatalara yönelik tavrımızla ilgili silahlanmaktan başka olasılıklar mutlaka olmalı. Örneğin fedakarlık gibi, görmezden gelmek gibi, hatta hoş görmek gibi. Öyle ki hoş görmek aslında ön görmektir. İleriyi görmektir.

Çok etkilendiğim ayetlerden Fussilet 34. ve35. der ki;
Madem ki iyilik de bir olmaz, kötülük de; (o halde) sen tezini en güzel biçimde savun! Bak gör o zaman, seninle arasında düşmanlık olan biri bile sanki sımsıcak bir dost kesiliverir. Ne ki bu (meziyete) sadece sabırda direnenler ulaşabilir; yine buna, ancak kendisine büyük bir pay ayrılanlar ulaşabilir.

Görülüyor ki, kötülüğe iyilikle karşılık vermek öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Fedakarlık ve sabır gerektiriyor. Ama sonunda değişim vadediyor ve de kısır döngü çemberinden dışarıya çıkabilme umudunu. Hatta bence kötülüğe iyilikle karşılık verebilmenin içinde dünyayı değiştirebilme potansiyelini taşıyan muhteşem bir güç var. Önce kendi dünyalarımızdan başlamak kaydıyla elbette.

Tam bu noktada Rad Suresi 11. ayeti de anmadan geçemeyeceğim:
Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez.

Diğer taraftan Edebali’ nin bir sözü ise şöyledir:
İyiliğe iyilik her kişinin
İyiliğe kötülük şer kişinin
Kötülüğe iyilik er kişin

Ne yazık ki, buradaki er kişinin; ulu mabedlere kapanıp oradan bilgece sözler eden bir ermiş olarak algılanması gibi bir durum söz konusu. Maalesef böyle, biz ermişleri mabede kapatmayı severiz, doğru ya onların halkın içinde ne işleri var!

Gerçekten öyle mi peki? Sanmıyorum. Buradaki er kişi aslında, acıyı bal eylemek için, acıyı bile bile yutmaya razı olmuş ve değişim için fedakarlığı göze alarak elini taşın altına koymuş olan her kişidir. Dolayısıyla her kişi, er kişi olmaya aynı mesafe uzaklıktadır. Arada engel olarak kendisinden başka hiç bir şey yoktur aslında.

Örneğin, kötülüğe iyilikle karşılık vermeyi “enayilik” olarak görmek, aradaki mesafeyi uçurumlara dönüştür ki, tüm bu söylenenler onun için hiç bir anlam ihtiva etmez bile.

Evrende hiçbir şeyin amaçsız ve boşuna yaratılmadığını ve dünyanın bir serseri tarla olmadığını yeniden hatırlayabilirsek tüm bu başımıza gelenlerin arkasında yatan anlam da belki hissedebilmemiz mümkün olabilir.

Dünya halkı olarak geçirdiğimiz bu zor zamanlarda; uzaklarımıza, ötekileştirdiklerimize, yakınlarımıza, yakın olduğumuzu sandıklarımıza, sevgiye, merhamete, iyiliğe ve fedakarlığa ve daha bir çok şeye mercek altında temiz bir kalple bakabilmek ümidiyle sevgiyle kalın.

5 Yorum

Yorum Bırakın
  1. Mahrum kamak, Bir arada kibirlenmeden, başkasına yer açmadan ve paylaşarak yaşamayı bilemeyişimizin ilişkilerimize koyduğu hacizdir. Bu günlerimizin tanımı ve çok doğru . Tebrikler

    • Çok teşekkür ederim Seda Hanım. İnşallah bu mahrumiyet, mahkumiyete dönüşmeden gözlerimizin üzerindeki ağır perde aralanır. Ve geç kaldığımız şeyleri toparlayacak fırsatımız olur. Sevgilerimle.

Bir cevap yazın

Söyle Artık Bana

Aklımda Yoksun