içinde

Sevmeye Yeteneksiz Toplum Üyeleri

Sevmekle ilgili iki sevdiğim cümle geldi aklıma.

Bir tanesi; Teoman’ın bir şarkısında dediği gibi ‘Sevmeye yeteneksiziz’.
Yıllardır hiç unutmam bu şarkı sözünü. Hatta ne zaman kötü seven, çirkin seven hatta sevemeyen biriyle tanışsam yada yolum keşisse o kişiyle, bu cümle gelir aklıma.

Seviyor ama dövüyor, seviyor ama kırıyor, seviyor ama küfrediyor, kaba davranıyor. Böyle seviyorsa hiç sevmesin.

Sevmeye becerisi, yeteneği olmayan insanların; içinde hala umutlar besleyen, hayaller kuran birine yaralar açmasına katlanamıyorum çünkü.

Adam ya da kadın farketmez, saygı duyamıyorum bu duyarsızlığa, bu duygusal zekanın azlığına, bu merhametsizliğe.

“Hiç sevme be, böyle seveceksen hiç sevme” diyorum hep. Hem içimden, hem de dışımdan.

Diğeri ise; Küçük Prens kitabının bana göre en ünlü ve en anlamlı cümlesi olan ‘Az ya da çok değil güzel sevin’ cümlesi olmuştur.
Bu cümlenin bize ne anlatmak istediğini anlatmaya gerek yok. Kendi içinde anlamını taşıyan hangi dile çevrilse, hangi kesim okusa ne anlatmak istediğini çok açık anlatan bir cümle.

Dünyanın bir ucuna da gitseniz; sevgi aynı sevgidir çünkü. Ve ruhumuzun ihtiyaçları kıta da değiştirsek değişmez.

Nitekim ben sevginin abartılarak gösterildiği bir aileden geliyorum.
Hatta yaşam mottosu ‘Abartarak sevin’ olan bir aile.

Ben de zaman zaman “Abartarak sevin kardeşimmmm, yoksa o sevgi hiç sevgidir, yok sevgidir” derim.
Çünkü sevginin söylendiği, gösterildiği, hissettirildiği zaman çoğalacağını düşünürüm. Öyle de yaşarım.

Ve bence verdiğimiz hayat mücadelemizin, gelecek kaygımızın, para hırsımızın, statü merakımızın; hepsi her biri sevgiyi bulmak için değil mi?
Yani en derinimizden gelen beğenilme, takdir görme, sevilme ihtiyacımızdan doğmuyor mu bütün bu kimlik edinmeye çalışmalarımız..

Ama biz enerjimizi o kadar çok çalışmaya, üretmeye, kazanmaya tüketiyoruz ki asıl amacımızdan uzaklaşır olmuşuz görüyorumki.

Hani amacımız sevgiydi, sevgiyi bulmaktı, onu çoğaltmaktı. Bizim kendimize ve çevremize vereceğimiz duygusal enerjimiz kalmadığından ya daha çok yalnızlaştık ya da sağlıksız, uzun soluklu olmayan ilişkilerin baş kahramanı oluverdik.

Ve fakat bizler biraz daha matematik, fizik öğrenmek yerine sevmeyi öğreseymişiz eğer; şimdilerde yalnız bireyler topluluğunu çoğaltmak yerine daha çok mutlu yuvalar, sağlıklı ilişkiler, koşulsuz dostluklar olurdu toplulumumuzda.

Enerjimizi işyerlerinde dört duvar arasında tüketip başka bir insana nasıl iyi niyetle dokunacağımızı öğrenmediğimizden hep bu sevmeye yeteneksiz hallerimiz.

Sevgisini göstermekle ilgili, vermekle ilgili yani paylaşmakla ilgili sorun yaşayanları anlamaya çalışırken buluyorum hep böyle kendimi. Ya kötü seviyoruz en başta anlattığım gibi ya da cesaret edemiyoruz sevmeye, dolayısıyla öğrenemiyoruz.

Ama ben; amacı sevgi olan, aklı biraz gelgitli, ruhu az biraz deli ama hep fazlasıyla mutlu bir ailede büyüdüm.

Dolayısıyla etrafımdaki insanları pozitif ve sevgi enerjisinde göremediğim zaman onların bu çizgilerine bahaneler üretiyorum kendi zihnimde.

Ben insanın veremediği bir şeyi alamayacağına inanıyorum çünkü.
Çünkü alma-verme dengesi diye bir doğa döngüsünde yaşıyoruz.
Doğa, döngüsünü bizler karşılıklı doyum noktasına ulaşınca tamamlamış olur. Yani alma-verme dengemiz kendi içinde standartını bulduğu zaman iç huzurumuz olur, dış barışımız gerçekleşir.

Bu sayede sevdikçe, verdikçe ruhumuz gibi yaralarımız da tamir olur, iyileşir.
Çünkü sevgi iyileştirir, güzelleştirir.

Zaten sevmek; gökyüzü gibi rengi mavi olan, ruhu özgür olan ama yer yer de bulutlu olan bir şey değil midir?

Bizler, gökyüzüne bakmak varken, hatta gökyüzünü yaşamak varken, pencereden sokağa bile bakamaz olmuşuz.

Neden?
Nedir bu içimizdeki; kendimizi ve konforumuzu garantiye alma merakı?

Yazar Sude DEMİR

Ye, Dua et, Sev

4 Yorum

Yorum Bırakın

Bir cevap yazın

Özgürlük

Kara Kitap – Orhan Pamuk