içinde

Sevilme ve Değer Görme Açlığı

Öncelikle söylemek isterim ki kapak fotoğrafına kendi resmimi koyacağım; çünkü bence yazıyla çok orantılı olacak. Ben bu resimdeki duruşumu, bakışımı, gülümsememi seviyorum. Yazının hepsini okuyunca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Yine bir dönüm noktasındayım. Bir milat yaşıyorum ve 32 yaşımdan sonraki hayatımı hatalarımın, kayıplarımın, endişelerimin, üzüntülerimin gölgesinden kurtulmuş daha kendim olan bir yaşama doğru adım atıyorum. Bazı kararları, çok keskin ve net aldığım zamanlar en doğrusunu yapmış olduğumu hissediyorum.

Benim kendime göre zor bir hayatım oldu. Kendime göre diyorum; çünkü artık hayatımda “Kıyaslama” diye bir olguya yer yok. Her duygu her düşünce bana göre; tek kıyas kriterim kendim ve deneyimlerim. Unutmayın ki insanın kendi olma yolundaki en büyük engeldir “kıyaslama”.

Ben artık ben olduğum için değerliyim. Şöyle ki…

Zengin ya da yoksul bir ailede dünyaya geldim diyemiyorum; çünkü geldiğim ailede olaylar biraz karışıktı. Bir kere babam sandığım adamın ortadan kaybolduktan yıllar sonra babam olmadığını ve yeni bir baba ile tanıştırıldığım zamanı hatırlıyorum. Yeni baba dediğim biyolojik öz babam. Ama bizimle yaşamıyor, hatta bir de kardeşim var. Hmmm. Kaç yaşındayım tam bilmiyorum; ama kafalar karışıyor aslında; daha oyun çağında olduğum için üzerine uzun uzun düşünmüyorum. Yeni biyolojik babadan sürekli korkuyorum; her ne kadar iyi davransa da. Çok sert görünümlü. Zaten annemle de sürekli kavga ediyor. Fazlasıyla travmatik bir çocukluk var detaylarına şu an girmeyeceğim. Kitabıma saklıyorum.

Ergenliğe adım atıyorum, büyüyorum, kendimi keşfetmeye çalışıyorum; ama o da ne her şey ayıp, günah. Göğüslerim büyüyor saklamam gerektiği dikte ediliyor. Şu anki kambur duruşumun sebebidir bu. Ve tabi gönül işleri…Erkekler bu dünyanın en kötü mahlukları. Bir erkekle yan yana gelirsen o..pu olur adın. Birinden hoşlanmak mı? Dünyanın en büyük günahı. Yine oyun çağlarındayken komşunun oğluyla oyun oynuyoruz diye elinde beni kamçılamak için sopayla bekleyen annemi hatırlıyorum hala. Niye dövdüğünü anlamamıştım bile. Sonra oyun oynamamaya başladım. İlkokul çağıma geldim. Herkes anne babasıyla gidip geliyordu; ama benim yanımda kimse yoktu. Tek başıma gidip geliyordum 7 yaşımda. Şimdi olsa göze alır mısınız çocuğunuzu yürüme mesafesi 35 dakika olan bir okula tek başına göndermeyi. Ergenlik dönemi erkeklerden bahsederken çocukluktaki travmayı da araya sıkıştırmış gibi olduk ama kurgusuz kalbimden dökülürcesine yazmama verin, hala okuyorsanız.

Her ne kadar yasak olsa da bir flörtüm oldu ama ne olmak. Bir yerde buluşmak yok, akşamları telefonla yazışmak yok, zaten yakalanınca dünyanın yaygarası koptu. Çünkü benim dişilik kimliğim yok edilmişti. Ben aileme göre asla bir erkekle gönül ilişkisi kuramazdım. Bu düşünce benliğime öyle bir yerleştirilmişti ki 19 yaşıma kadar dişiliğimi öne çıkarabilecek hiç bir girişimim olmadı ve ilk sevgili olduğum adamla da evlendim. Sevgili olma dönemim de üniversite yıllarına gelince 6 yıllık uzak mesafe ilişkisinden sonra pat bir anda evli bir kadın oluverdim.

Bundan sonraki kısmı kitabıma saklayarak esas konuya gelmek istiyorum. Şu çocukluk ve ergenlik yıllarımdan verdiğim kısa kesitler bende hayatımı bir yerde mahvedecek bir duruma yol açtı. Açlığıma ya da genel olarak insani açlığımıza. Biliyorsunuz Ramazanı geride bıraktık. 17 saat aç kalıp bir bardak suyla bir lokma ekmek ile karnımızı doyurabildiğimizi her ramazan ayında görüyoruz yaşıyoruz zaten. Ama ruhumuzun açlığını doyuramıyoruz. Onlar ne mi derseniz?

1) Yaptığımız her davranışta ya da işte onaylanma, takdir edilme

2) Birileri tarafından değerli hissettirilme, sevilme

İşte bu 2 duygu bizi kendimiz olmaktan alıkoyuyor. Aslında istemediğimiz halde yanlışa sürüklüyor. “Sevilme duygusu”. Bakın bu çok tehlikeli bir duygudur. Siz karşı tarafa aynı duygularla karşılık vermiyor olsanız da sevilmek istediğiniz için hayatınızda tutarsınız ve ilk yanlışı yapmış olursunuz; sonra sevmeye devam etsin diye kendinizden feragat etmeye başlarsınız. Sonra bir bakmışsınız yanlış yolun içinde ve pişmanlıklarla kalan siz olmuşsunuz.

Onaylanmak… Kişiliğinize karşı toplumca geliştirilmiş diğer bir silah. Yaptığınız iş, etiketiniz, çevreniz, evliliğiniz hatta çocuğunuz. Sizi siz yapan değerlerle değil de çevrenizdeki olgularla takdir edilmeyi beklemek. Babam istedi diye turist rehberi olmak, annem istemedi diye o çocukla görüşmeyi kesmek, ilk sevgilim şimdiki kocam (okuyunca alınacak ama) ayrılırız diye tehditvari konuştu diye evlenmek ve hayatımı onun yaşadığı şehre taşımak, çevre istedi diye çocuk yapmak (bu pişman olmadığım bir şey). Ve her şeyi mükemmel göstermeye çalışmak. Çünkü takdir edilmeyi beklemek. Sonra gelsin antidepresanlar, uykusuz, tekdüze hayat. Storylere atılan mutluluk pozları. İki afilli cümle.

Ben artık kendim için değerliyim. Etiketim yok, güzelliğim, çirkinliğim kendime. Cebimdeki para benim. Bindiğim araba son model olmasa da benim. Her şey emanet aslında. Hiç bir şeyin sahibi değiliz, hiç bir yere ait değiliz.

Şimdi tek mottom. Sevdiğim, değer verdiğim insanlara karşı net duruş, sevilme beklentisini sıfıra indirme ve onaylanma, takdir görme isteğini yok etme.

Ben adım attım, umarım siz de ruhunuzdaki bu açlıkla baş edebilir ve sadece kendinizi sevebilirsiniz.

Bu yazının altına olmaz belki ama çok seviyorum bu söylemi her yazının altına ekleyeceğim 🙂

Bottega Vennettaağğğğ

Yazar SMYRNA

Always Hope But Never Expect - Adana

Bir cevap yazın

Kitap Hırsızı – Markus Zusak

İskender Pala’dan Bir Barbaros Romanı – Efsane