Mutluluk Yazarından Huzursuzluk’a Doğru

0
livaneli huzursuzluk

Müzik camiası için de edebiyat için de önemli bir isimdir . Kalemi çok sağlam, anlatımı yalın nice güzel eserler verdi bu güne kadar. Mutluluk diye bir kitaptan sonra ‘Huzursuzluk’ diye bir yazarak da belki de ülkece içinde bulunduğumuz hislerimize tercüman olmaya çalıştı. Gelin son kitabına bir göz atalım; kitabın arka yüzüyle başlayalım yazımıza.

“Merhamet zulmün merhemi olamaz!

İstanbul’un kargaşası içinde sıradan bir yaşam süren İbrahim, çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölüm haberi üzerine doğduğu kadim kent Mardin’e gider. Onun, önce sevdaya sonra ölüme yazılmış, Mardin’de başlayıp Amerika’da sona ermiş hayatını araştırmaya koyulur. Böylece âdeta bir girdabın içine çekilir, tutkuyla ve hırsla gizemli bir kadının peşine düşer.

Harese nedir, bilir misin? Develerin çölde çok sevdiği bir diken var. Deve dikeni yedikçe ağzı kanar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz… Ortadoğu’nun âdeti budur, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.

Mardinli Hüseyin ile IŞİD zulmünü misliyle yaşamış Ezidi kızı Meleknaz’ın ve kelamın çocuklarının hikâyesi… Livaneli okuru, sevda ile acının iç içe geçtiği bir Ortadoğu gerçeğiyle buluşturuyor.”

Kitap, daha arka sayfasından sizi çekmeyi başarıyor. Su gibi akıcı bir dille yazılan, insanın boğazına düğümlenen bir hikaye; Zülfü Livaneli’nden bir şaheser daha diye düşündürtüyor insanı. Gerçekleri tokat gibi yüzümüze çarpıp huzursuz eden, düşündüren, sarsan, darmadağın eden, bir oturuşta okunacak kitap… Güncel konuları içermesi bakımından da ilgi çekici. “Bomba patlar  diye AVM’lere girmekten korkarak, sinemaya bile gitmeye çekinerek yaşanan bir hayata hayat demek ne mümkün?” cümlesi romanın güncel konulara değindiğinin bir kanıtı.

Bol miktarda tarihi ve kültürel bilgi içeren, ötekileştirmemeyi öğütleyen, içimizdeki bir çok duygunun ortaya çıkmasını sağlayan, “bizi” anlatan bir kitap. Kitaptan neler mi öğrenebiliriz? Mardin’deki manastırların renginin neden sarı olduğunu, İsa’nın çarmıhta söylediği sözlerin hangi dilde olduğunu, Allah uyuz versin de tırnak vermesin gibi bir bedduayı 🙂 , coğrafyanın bir kader olduğunu, farklı dinlere mensup insanların yaşadıkları zorlukları, Ezidilik inanışları… ve daha bir sürü farklı bilgiyle karşılaşabilirsiniz. Bir kitabı değerli yapan da size kattıkları değil midir zaten?

darulzafaran

Kitabın benim için en can alıcı olayı; Zilan, Zilan’ın kız kardeşi Nergis ve Meleknaz’ın başına gelenler… Kaçarken dağda yaşadıkları olayları, hele hele süt sahnesi beni çok derinden etkiledi ve günlerce etkisinden kurtulamadım. Resmen yaşattı o anı okuyuculara. Okuyan herkes de o kısımdan etkilenecektir muhakkak. Yazarın betimlemeleri de inanılmaz sahici. Bir anda kendinizi kitabı anlatan İbrahim’in yerinde, bir anda Hüseyin’in yerinde, bir anda Mardin’de buluvermeniz de bu betimlemelerden kaynaklı diye düşünüyorum.  Örnek mi istiyorsunuz; buyurun 🙂

“Akşamüstü, otelden çıkıp bu antik şehrin taş yapıları arasındaki dar sokaklardan yürüyerek, Süryani ustaların gümüş telkâri yaptıkları işliklerin önünden geçiyor, epeyce yürüyüp şehri arkamda bırakıyorum ve çocukluğumdaki gibi Kasımiye Medresesi’nin tepesine çıkıyorum. Buradan bütün ovalar ayaklar altında; Mezopotamya’nın tamamını görüyorum duygusuna kapılıyor insan. Güneş Mardin’in kalesini, taş evlerini kızıla boyayarak tam karşıdan batıyor. Zamanın durduğu bir mekan ki o zamanın içinde Haçlılar, Timur’un Moğolları, Türkler, Kürtler donmuş duruyorlar. İstanbul’dan bir uçağa binip iki saatte binlerce yıl öncesine, Mezopotamya tarihine dalıvermenin tuhaf, hüzne benzer ama tam hüzün de olmayan; şaşkınlık mı özlem mi desem, ne olduğunu tam çözemediğim karmaşık duygular kaplayıveriyor beni.”

huzursuzluk

“Günlerin daha uzun sürdüğü, güneşin daha geç battığı, zamanın daha yavaş aktığı, ne yapacağımızı bilemeden can sıkıntısı içinde kıvrandığımız, kendimize oyunlar icat etmeye çalıştığımız, kızgın güneş altında kafamız sasılaşana kadar oturup elimizdeki değnekle kumlara bir şeyler çiziktirdiğimiz, çember çevirdiğimiz, topaçları kamçılaya kamçılaya fırdöndürdüğümüz o farklı dünyanın izlenimleri, sanki başka bir insanın başından geçmiş, sanki İstanbul’da plazadan plazaya koşturan, trafikte takılıp kalan, dolmuşlara, otobüslere, metrolara soluk soluğa yetişmeye çalışan “ben”in gördüğü tuhaf bir rüya gibi etkisi altına alıverdi “ben”i. Hangi ben daha baskın çıktı anlayamadım, o ben mi, bu ben mi?”

huzursuzluk

Kitapta dikkatimi çeken konuya gelecek olursak; ‘aptest’ olarak kullanmış TDK’nın ‘abdest’ olarak kullandığı kelimeyi. Neden öyle yapmış merak etmedim değil açıkçası. Eğer bu yazıyı okursa bir cevap yazarsa sevinirim 🙂

Keşke dünya, insanlara kitapta geçen “Ben bir insandım” cümlesini kurdurtacak kadar acı bir yer olmasa… Savaşlar olmasa… Huzursuzluk hep bir kitap adı olarak kalsa… Eline, aklına, yüreğine sağlık Zülfü Livaneli. Kısa ama özel bu kitabı okuyun, okutturun!

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu yazınız!
Lütfen İsminizi yazınız