Kâğıtlarla Dertleşen Adam

Hatay Dörtyol'da yaşayan şair, yazar, yönetmen Selahattin Yılmaz'la, sanat hayatı üzerine yaptığımız röportaj. Yazının sonundaki kısa filmi de seyredebilirsiniz.


Onu, bir yazar ablamın sayesinde tanıdım. İlk filmini çekecekmiş, oyuncu arıyormuş… Bana rol teklif etmişti ama bazı çok özel gerekçelerimden dolayı teklifi geri çevirmiştim. İyi bir röportaja imza attığımıza inandığım şair, yazar ve artık yönetmen de olan Selahattin Yılmazla bu şekilde tanıştım. Filmde oynamasam da arkadaş olduk. Aslında bu röportaj için birkaç ay önce söz vermiştim. Kısmet bu güneymiş. Selahattin ağabeyin, “İyikileri Gölgeleyen Keşkeler” adında bir şiir ile “Kara Trenin Kaçak Yolcuları” adında bir öykü kitabı olmak üzere toplam iki tane eseri var. Adana’nın Ceyhan ilçesinin Kızıldere köyünde dünyaya gelen Selahattin Yılmaz, şu an Hatay’ın Dörtyol ilçesinde yaşıyor. Özel sektörde kalite kontrol sorumlusu. Birkaç öyküsünden yola çıkarak Selahattin ağabeyin, Ömer Seyfettin’e çaldığını düşünüyorum. Merak eden, röportajın sonundaki numarayı arayıp kitap için Selahattin Yılmaz’dan bilgi edinebilir. Edebiyat alanında ödülleri var. Yeni çekeceği filmi ise, “İman Genetik Bir Olgudur” adlı öyküsünden uyarlayacak. Yolu açık, okuyucusu ve seyircisi bol olsun. Bugüne kadar röportajları ya soru sorduğum kişinin mekânında, ya da belirlediğimiz uygun bir yerde yaptık. Ama bu kez kendi evimde görüştük. Onu ağırlamaktan keyif aldım, tanıştığımıza memnun oldum. İki kitabını da imzalayarak armağan etti. Teşekkürler… 

Klâsik bir soruyla başlayalım Selahattin ağabey: Yazı yazmaya nasıl başladın?

Önce okumak arzusu; kitap okumak. Her yazar gibi ben de okuyarak başladım yazmaya. Orta 1’e kadar okulumu okuyabildim ben. Orta 1’den sonra bıraktım. Sonra dışarıdan bitirmelerle lise diplomasına kadar aldım. Okulu bıraktıktan sonra içimde müthiş bir okuma arzusu belirmişti. O zamanlar çizgi romanlar vardı; Tommiks, Teksas, Zagor… Onları müthiş okurduk böyle. Sanki okurken içine giriyordum, ben de onlarla beraber savaşıp, onlarla beraber yürüyüş yapıyordum. Onları çok hevesle okurdum, okudukça da bu sefer yazmaya meyillendim. Şiir yazmaya başladım 20’li yaşlarda; amatör olarak… Daha sonra şair ve yazar arkadaşlarla tanıştım, ben ulaştım onlara. Kendimi biraz daha geliştirdim. Onların bana faydası çok oldu. “Hocam” diyebileceğim insanlar var içlerinde. İlk başlarda yazdıklarım epey amatörceyken, onların sayesinde düzeltmeye başladım. Baki Yıldırım adında bir hocam vardı; şimdi rahmetli oldu. Ben şiir yazarken, onun, “Öykü niye yazmıyorsun” diye yönlendirmesiyle öykü de yazmaya başladım. Öyküyü düşünmüyordum daha önce. İlk denememde çok iyi oldu. Ondan sonra öyküye daha çok merak sardım.

Yazıyla neyi anlatmaya çalışıyorsun? Var mı bir derdin?

Derdim var, evet. Öncelikle ben, “Hadi bir şeyler yazayım” diye yazmıyorum. İlham geldiği zaman kâğıtlara içimi döküyorum. Kâğıtlarla dertleşmek benimkisi. Ama yazdığım şey mutlaka insanlara bir mesaj vermeli, doğruyu ve iyiyi göstermeli. Ben, genelde felsefî ve psikolojik yazılar yazarım. İnsanların duygularına hitap etmek istiyorum. Ezilmiş bir insan olarak da, aklını yitirmiş bir insan olarak da, hakkını yedirmek istemeyen ama hakkı yenen bir insan olarak da onların duygularını yazmaya çalışıyorum. Bir köylünün baş kaldırışını, haksızlığa uğrayan birisini, sevdiğine kavuşamamış bir insanın gönül acısını yansıtabilmek için yazıyorum. Babasız büyüdüm ben. Çok ezildim. Ezilmiş insanları, haksızlığa uğrayanları kendime yakın görüyorum. Onlara baktıkça vicdanım sızlıyor ve yazılarımla yanlarındaki yerimi aldığıma inanıyorum. Aç bir kedinin, bir insanın etrafında miyavlaması ve insanların buna duyarsız kalması bana çok dokunur. O yüzden, ezilenlerin duygularına tercüman olabilmek benim için çok güzel bir şey.

Selahattin Yılmaz, önce şair midir, yoksa önce yazar mıdır?

Önce şairdir, diyelim. O yönüm ağır basıyor. Çünkü çok duygusalım. Ve bana sürekli ilham gelir; olur olmadık yerde…

Kitap çıkartmak için mi yazıyorsun, yoksa ilham geldikçe kâğıda döktüğün düşüncelerini biriktirip, “Bir gün kitap yayınlayacak olursam, kullanabilirim” mi diyorsun?

Şimdi, şiir veya öykü yazarken, para kazanayım veya bir kitabım olsun, diye yazmıyorum ve yazmayacağım hiçbir zaman. İlk yazmaya başladığım dönemde hiçbir kurala bağlı kalmadan, içimden geldiği gibi yazdım. Yazmak benim için bir tutku. Yazdıkça deşarj oluyorum. Yani herhangi bir sıkıntımı, kederimi, borcumu; her şeyimi bir yana bırakıyorum. Rahatlıyorum. Bunun için yazmaya başladım. Hayal gücüm çok geniş. Yazdıkça daha çok içine dalıyorum. Ama para kazanayım veya kitabım olsun veya bir yerlerde ismim duyulsun, diye değil, içimi dökmek için yazıyorum ve kitap hâline getiriyorum.

Okunmak nasıl bir duygu?

İnsanın hoşuna gidiyor tabi. Hele hele bana geri dönüş yapılması müthiş sevindiriyor beni. Para vermelerinden çok önemli. O tarif edilemez bir duygu. Zaten yazarların kitabını okuyup da geri dönüş yapıldığı zaman, o kitaba hiç para vermeseler bile o dönüş, yazarı mutlu ediyor.

Yazmaya 20’li yaşlarda başladın ama ilk kitabın 37 yaşında çıkmış. Arada bu kadar zaman neden var?

Çok ara verdiğim zamanlar oldu çünkü. Yazdıklarımı da şekillendirmeye uğraştım. Yani olgunlaşmasını bekledim. Yazdıklarımı hemen olduğu gibi kitaba dökeyim, demedim. Kitap taslak hâline gelinceye kadar defalarca düzeltmeden geçti elimden. Tabi bu da yıllar aldı.

Esasında bir fikir işçisiyken, ekmeğini kazanmak için beden işçiliği yapıyorsun. Bir yazarın, alanı dışındaki bir iş’te çalışması, o yazarı olumlu ve olumsuz yönde nasıl etkiler? Sadece yazarlıkla uğraşması avantaj mıdır, dezavantaj mıdır?

Olumsuz yönde belki bir tek şöyle etkiler: Yoğun çalışıyorsa kişi, yazmaya pek zaman bulamayabilir. Ama olumlu yönde çok iyi etkiler. Meselâ ben çalışırken ve insanlarla fikir alış verişindeyken sürekli herkesten bir şeyler kapabiliyorum. Çalışırken de, yolculuk yaparken de; hangi durumda olursam olayım, insanlarla bir arada olmanın yardımını görüyorum. Herkesten hikâyeler duyabiliyorum çünkü. Hem yazmak, hem de farklı bir iş’te çalışmak iyidir, yararlıdır. Sadece yazarlıkla uğraşmak bence dezavantajdır. Sırf hayal gücünü kullanarak çok bir şey üretemezsin. Yazarın bizzat yaşaması da gerekiyor. Hayatın içinde bulunmak lâzım. İnsanlarla hemhâl olmak, yeni ve farklı fikirler getirir. O yüzden mutlaka dışarı çıkmalı insan. Hayatın içinde olmalı. Bir yazar, denizin kıyısında manzarayı seyrediyorken bile bir balıktan, bir martıdan yola çıkarak bir hikâye oluşturabilir.

Bir kitapsever olmasına rağmen, dikkat dağınıklığı yüzünden okuduğunu kolayca anlayamayan, okuduğuna yoğunlaşamayan ve sıkılan insanlara, sen bir yazar olarak nasıl bir çözüm yolu tavsiye edersin?

O sorunu ben de yaşıyorum bugünlerde. Kafam çok karışık. Farklı farklı plânlarım var. İş yerimde biraz yoğunluk yaşıyorum. Bu yüzden dikkat dağınıklığı bende de oluyor. Tavsiyem şudur: Kitap okumayı sevmek lâzım. Fakat, illâ kitap okumuş olmak, entelektüel olmaya çalışmak veya birilerine yetişebilmek için değil de, severek, okumaya can-ı gönülden bağlanarak okursanız, sizin için çok daha sıkıcı olmayacaktır. İlgi alanınıza uygun şeylere yönelin. Meselâ ben, teknoloji kitabından pek zevk alamam. Tarihi severim ama tarih kitapları beni genelde sıkmıştır. Felsefe ve psikoloji türünü seviyorum. Bir kapıldığım zaman da, bir oturuşta sayfalar dolusu okuyabilirim.

Selahattin ağabey, ben okurken şöyle oluyor: Orada şöyle bir cümle var diyelim meselâ; “Yaşadıklarımı yazıyorum.” Kafam o basit cümleye takılıyor. “Yaşadıklarımı yazıyorum, ne demek acaba” diye düşünmeye başlıyorum ve o cümlenin anlamını çözmeye çalışıyorum. Derken bir paragrafı defalarca okuduğum oluyor. Birkaç kitabı bu yüzden yarıda bıraktım. Bu önemli bir sıkıntı benim için. Kelimelere takılıp kalmak zaman alıyor. Sıkı bir kitap kurdu olmamın önündeki en büyük engel bu.

Şimdi, bazen ben de öyle oluyorum Ali. Senin o düşündüğün, takıldığın şeylerin aynısı bende de mevcut. Aslında bunu çok sorun etmemek lâzım. Kelimelere takılabiliriz ama yazının bütününe gittiğimiz zaman, o sayfanın devamında veya birkaç cümleden sonra anlayabiliyorsunuz artık ne demek istendiğini. Veya tekrar dönüyorsunuz başa, ondan sonra anlıyorsunuz. Bir şekilde anlaşılıyor yani.

Ben şöyle bir yöntemle bir nebze de olsa aştım meseleyi: Geçen sene bir roman okuyordum “Eroin” diye. Kelimelerle oyalanmamak için, film seyredermiş gibi gözümde canlandırmayı denedim. İşe yaradı, romanı kısa sürede bitirmeyi başardım.

Zaten benim demek istediğim bu işte. Az evvel söyledim ya; bir çizgi roman okurken kahramanlar ben oluyorum, elimde baltayla atın üstünde görüyorum kendimi… Öyle gördüğün zaman daha çok içinde oluyorsun. Sanki sen yaşıyorsun. Hayal gücüyle ilgili bu. Herkes bunu yapamaz. Her kitap okuyan da bunu yapmıyor. Meselâ ben, bir bayan anlatılıyorsa, o bayanın bütün hatlarını gözümün önüne getiririm. Bir ev anlatılıyorsa evin rengi, çatısı, bacası; her şeyi gözümün önündedir. Okuduğunu hayalinde canlandırırsan, o zaman daha net anlayabiliyorsun kitabı.

Bir oturuşta kaç sayfa okuyorsun?

Duruma göre değişiyor. Yarım saatlik bir boş vaktim varsa, değerlendirmek için birkaç sayfa okuyabilirim. Ama fırsat buldukça 30-40 sayfa okuduğum oluyor benim bir günde. Tabi durmaksızın, soluksuz okumuyorum. 60’ıncı, 70’inci sayfada okumayı bırakıp, dinlenirim. Bence bir kitabı, bir oturuşta bitirmek de doğru değil. Biraz kafayı dinlendirmek gerekiyor. İlgimi çeken bir kitabı, bir solukta bitirmişsem, “Keşke hemen bitmeseydi” diyebiliyorum. Hatta sayfanın sonuna gelirken, “Eyvah! Bitecek” diye korkuyorum.

En son hangi kitabı okudun?

Nutuk. Gençler için sadeleştirilmiş, sanırım 300-350 sayfalık bir kitaptı. 10 gün kadar sürdü.

Bendeki Nutuk böyle. (Kitabı uzattım Selahattin ağabeye)

Aliciğim sen de hem, “Okurken hemen anlamıyorum, sıkılıyorum” diyorsun, hem de bu kadar kalın bir kitabı okuyorsun. (Kitabı karıştırdı) 588 sayfaymış.

Yavaş yavaş, sindire sindire…

Öyle okumak gerekiyor. Bir an önce bitirmeye uğraşmak gerekmiyor. Nutuk’un sendeki geniş hâlini de okuyacağım, çok hoşmuş valla. Bendekini okuduğumda da çok hoşuma gitmişti. Bilmediğim şeyleri öğrenmiştim.

Ben de öyle… Meselâ, Sovyetler Birliği’nin kurucusu Lenin’in söylediği, “Mustafa Kemal, iyi bir teşkilâtçıdır” sözünün tam anlamını Nutuk’tan öğrendim. Millî Mücadele döneminde, Erzurum ve Sivas Kongrelerini toplayabilmek için Atatürk’ün yoğun şekilde çalışmasını, insanları örgütlemesini Nutuk sayesinde öğrenince, Lenin’in ne demek istediğini daha iyi anladım. Onun ağzından okuduğum için daha iyi kavradım mevzuyu.

Atatürk tam bir liderdir. Ve bir lider öyle olmalı bence. Bir daha da günümüzde böyle bir kişi gelir mi; bilmiyorum. Büyük bir önderdi.

Şu an üzerinde çalıştığın bir kitap projesi var mı?

Yayınlanmış olan şiir ve öykü kitaplarımın tekrar düzenlemesini yapıp, ikinci kez baskıya vereceğim. Yani kitaplara yeni şiir ve öyküler ekleyeceğim. Ama bu yeni, sıfırdan bir kitap olmayacak. Yeni baskıda, ilk versiyondaki yanlışlar da düzeltilecek.

Kırklareli Kültür, Sanat ve Edebiyatçılar Derneği (KIRKSEDER) tarafından 2013’te, ulusal ve uluslararası şiir ve öykü yarışmasında; öykü dalında 2’nci mansiyon ödülünü alan, “Delice Aşk” adlı çalışmandaki bir cümle kafama takıldı. “Deliler hep âşıktır” sözüyle ne anlatmak istedin?

“Âşık olunca akıl baştan gider” derler. Aşk, sorgulanamaz bir duygudur. Bilmeyen insana aşkı tarif edemezsin. İnsan, sorgulamadan yaşar aşkı. Akıl devre dışı kalır. Bizim “deli” diye adlandırdığımız; aklı başında olmayan insanlarda da sorgulama yeteneği olmadığı için, onların hep bir âşık gibi olduğunu anlatmak istedim. Aslında bu bir benzetme.

Robinson Cruose gibi, bir ıssız adaya düşseydin, yanında bulunmasını istediğin üç şey ne olurdu?

Açıkçası, sorulmasını istemediğim ama bir gün karşıma çıkacaktır ve sorulacaktır, diye hep beklediğim çok zor bir soruydu. Şöyle diyeyim: Valla çok uzun yaşamayacağım için, kısa anlamda bir şeyler isterdim. Bir kere, hayatımda hep kitap olmalı. Bir oda dolusu kitap isterdim. İkinci şey; hayatımı idame ettirebilmem için yanımda ateş olmasını isterdim. Ateşi yakmak için sayısız kibrit veya çakmak. Çünkü yemek pişirmem ve ısınmam gerekecek. Ve bir tane de baltaya sahip olmak isterdim; avlanmak, kesmek falan için… Kitapların yanında kâğıt ve kalem de olmalı. Çünkü yazmadan duramam.

“Selahattin Yılmaz” adı bulmacada çıkınca ne hissettin?

Müthiş bir duygu. O gün bir arkadaşım, “Adını, Posta gazetesi bulmacasında gördük, fotoğrafın da var” demişti. Kendimi görünce sevindim. Çünkü bu, okunduğumun göstergesi.

Çocukların da bir şeyler karalıyor mu?

14 yaşında bir kızım ile 12 yaşında bir oğlum var. İkisi de sanata meyilli değiller. Benden farklı algılıyorlar yaşamı.

Röportaj kaydına başlamadan önce, “Oyuncu olmak isterken, yönetmen oldum” demiştin. Bunun neden böyle olduğunu bizimle paylaşır mısın?

Çabuk vazgeçebilen bir yapım var. Tiyatroyla uğraştım ama o zamanki ailevî sorunlar yüzünden tiyatroyu bırakmak zorunda kaldım. İdeallerimin peşinden koşmadım fakat yönetmenlik ve yazarlıktan vazgeçmeyeceğim.

Sosyal medyada, oyuncu olmak isteyenleri dolandıran, bayanları istismar ve taciz eden, sözde “yönetmen, ajans sahibi” gibi üçkâğıtçıların teşhir edildiği paylaşımları görüyorum. Yönetmen sıfatınla bu durum hakkında ne söyleyeceksin?

Herkes oyunculuğa hevesleniyor. Dizilerde, filmlerde gördüğü şaşaalı hayat, ünlü olmak, imza için hayranların arkadan koşması, paparazziler falan; bu hayat, insanları cezbediyor. Sağlam ajanslar vardır mutlaka. İllâ bir ajansa yazılacaksa, öyle sağlam yerleri bulsun, yazılsın insanlar. Benim kendi fikrim; ben, oyuncu olacak olsam bir ajansa bağlı kalmak istemem. Çünkü, ben eğer yeteneğime inanıyorsam, eğer ben bu oyunculuğu yaparım iddiasındaysam, mutlaka araştırırım, birilerini bulurum, bir yolunu yordamını bulup birilerinin yanında bu işe başlarım. Öyle öyle isim yaparım. Zaten yetenekliysem, birileri beni bulup fark edecektir. Ajansa bağlı kalıp, “Ben evde oturayım, siz bana iş bağlayın” demek de, çok hoş bir davranış değil bence.

“Satılık” adlı kısa filminin, içine sinmediğini söylemiştin. Filmdeki kusurlar neydi?

Kameramanın istemediğim açılardan çekmesi, istediğim açıları yakalayamaması…

Kameramanı sen yönlendirmedin mi?

Ben yönlendirdim ama yapamadı. Ben de tekrar tekrar üzerine gidemedim. Anlatmak istediğim konu çok iyi bir konuydu ama konuyu, derdimizi anlatamadık. Seyirci anlamadı. Oyuncular, kameraman, yönetmen yani ben; herkes acemiydi. Tamamen acemilerden oluşan bir grup ve herkesin ilk denemesi. Bundan çok iyi bir sonuç çıkacağını bekleyemezdik. Fakat böyle olmasına rağmen yine de herkes, üzerine düşeni yaptı. Şimdi çekecek olsam, çok farklı bir çalışma çıkar ortaya.

“Sessiz Çığlık” filminden bahseder misin?

Sessiz Çığlık; kadın haklarını konu alan bir kısa film. Aslında bu çalışma diyaloglu olmadığı için “kısa film” kategorisine de girmiyor pek. Hani bir klip çekmişiz de, arkadan dış sesle şiir okunmuş gibi oldu. Zaten yarışmada böyle bir kategori de vardı. Kısa film olması şart değildi. Sonuçlar eylülde açıklanacak. Para ile plâket ödülü var. Ülkemizde yaşayan kadınların uğradığı haksızlıkları işledim. Bu film, “Nedir 8 Mart” adlı öykümün filme uyarlanmasıdır. Aylar öncesinden hazırlık yaptım.

Üzerinde çalıştığın film projen var mı şu an?

“Okul” adlı bir projem var. Benim başımdan geçen bir konuyu anlatacağım. Orta 1’de okurken, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi öğretmeni, beni çok döverdi; duaları ezberleyemezdim diye… Diğer derslerde de çok başarılı değildim ama sanki kasten ben o derse çalışmıyormuşum gibi, bahçeden getirdiği yaş bir çubukla bir elime 8, öbür elime 8 kez vururdu. Şimdi aradan yıllar geçtiği hâlde, ben sana bunu anlatırken o acıyı avuçlarımda ve yüreğimde hissediyorum. İşte Aliciğim, o günlerde artık dayak yiye yiye usandım, anneme de bir şey söyleyemezdim ve bir zaman sonra artık, okula gidiyormuşum gibi yapmaya başladım. Okul, evimize uzaktı. Yürüyerek gider gelirdim. Arkadaşlarımla okula gidiyormuşum gibi evden çıkardım ama okula gitmeyip de bir derede saklanırdım. Okul çıkış saatinde de, arkadaşların arasına karışarak eve gelirdim. Annemi birkaç gün böyle kandırdım. Sonra bu, ortaya çıktı ve annem beni çok ikna etmeye uğraştı; “İllâ okuyacaksın” diye… Ama kafaya koydum bir kere, artık dayak yemek istemiyordum. Okul okumamaya şartlandırdım kendimi ve okulu bıraktım. İşte şimdi yeni kısa film projem bu durumu konu edecek. Birçok çocuk oyuncu olacak ve o gün yaşadıklarımın aynısını filmde yansıtacağım. Ama tabi, dinin kötü bir şey olduğu anlamına gelmeyecek bu. Hatta filmde yazı tahtasına, “İslâm sevgi, hoşgörü ve barış dinidir” yazacağız. İslâm’a karşı benim hiç ön yargım yok. Elhamdülillâh Müslümanım zaten. Fakat din hocasının yanlış tutumu yüzünden ben okuyamadım. Belki böyle hocalar hâlâ vardır. İşte bu filmle o hocaların önüne geçebiliriz belki. Yapmasınlar, çocukların hayatını karartmasınlar, diye mesaj verecek bir film düşünüyorum. Senaryo hazır, teçhizat da tamamlanınca önümüzdeki ayın ilk haftası çekimlere başlayacağız.

Sorular bitti. Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Seninle muhabbet etmek keyifliydi. Çok memnun oldum. Röportaj yaptığın için çok teşekkür ederim.


Ali Demiral

Bir 6 Temmuz günü Hatay'ın Erzin ilçesinde dünyaya geldim.

8 Ocak İlköğretim Okulu'nda ve Yeşilkent Lisesi'nde okudum.

Gazeteciliğe nereden merak sardığımı ve nasıl bulaştığımı soracak olursanız: Henüz ortada hiçbir şey yokken, lise son sınıfta okuduğum yıl, el yazması bir "gazete" çıkarmak ilham oldu bana. Ev ortamımda, çevremde, okulumda karşılaştığım, yaşayıp kayda değer gördüğüm olayları, durumları amatör olarak, gazete biçiminde ayda bir kaleme alıyordum. A Gazetesi adını vermiştim eserime: İsmimin baş harfi; Ali'nin A'sı. Bir kuzenime okutuyordum sadece. Hatta kuzenim benden etkilenerek kendisi de bir "gazete" yazmaya başladı. Onun okur kitlesi benimkine göre daha genişti. Çünkü "gazetesini" okuluna da götürüyordu. Dönemin Erzin İlçe Emniyet Müdürü'nün bile dikkatini çekmişti. Emniyet Müdürü, kuzenime "gazetede" yer vermek üzere toplumsal konularla ilgili bilgi aktarıyordu artık. O an fark ettim ki; basının önemi, değeri, rolü epey büyük. Bunu fark etmesine ettim ama bir başka kuzenime sinirlenerek el yazması gazeteyi yırtmıştım. Azıcık pişmanlığım yok değil.

İlk gazetecilik deneyimimi İskenderun Olay gazetesinde edindim. Başlangıç şu şekildeydi: İskenderun'da yaşamadığım için, oradaki akrabalarıma güvenerek başvurmuştum işe. Haklılık payları var; böyle bir durumu onaylamadılar. Ve ben 1 hafta boyunca Erzin-İskenderun-Erzin seferi yaptım. Ekonomik açıdan bu şartlarda daha fazla dayanamayarak gönülsüzce bıraktım işi.

Yaşadığım yerin Erzin Postası ve Yeşilkent Haber gazetelerine yerel konulu yazılar yazdım, röportajlar yaptım. Övünmek gibi olmasın; diğer yazarlara da ilham periliği yapmıyor değildim hani! Hatırımı saymak şöyle dursun, adamlar beni ya görmezlikten geliyor ya da ezmeye yelteniyordu.

Yine Adana'da kısa süreli muhabirlik maceralarım oldu.

Yaklaşık üç yıldır Medyanoz.org sitesine yazılar yazıp, röportajlar yaptım.

Basın açıklamalarına, gösterilere, eylemlere veya olay yerine giden muhabirlikten ziyade; ünlü, saygın bir röportajcı olmak istiyorum. Yani kayda değer mevzularda, muhatabıyla baş başa görüşüp klâsik tarzda ses getirici, ilginç röportajlar hazırlayan bir yazar...

Bana göre röportaj, haberden ve köşe yazısından daha etkili ve önemli.

Yazmak benim için hobilikten çıktı, alışkanlığa dönüştü. Bir şeyler yazıp da yayınlatmazsam kendimi eksik, aç hissediyorum. Öyle dört dörtlük yazar olduğumu sanmayın; kendi çapımda kalem oynatıyorum işte...

4 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  1. Bir röportajın üzerinden iki yıl geçmesi önemli bir sorun değil ancak yazının sonunda kitabı hakkında yazarın aranıp bilgi alınabileceği bir tlf numarasının olmaması için aynı şeyi söyleyemem. Yazarın kitap, ateş ve balta tercihi ilginç. Yazarın hayallerini okuyunca Kız Kardeşim Mommo ve Meryem filmlerinin yönetmeni Atalay Bey’i anımsadım. Hatice ve Aysel Hanımlar ile yaptığınız röportajları da paylaşmanız dileğiyle hayaliniz olan iyi bir röportajcı olma yolunda başarılar dilerim.

    1. Teşekkür ediyorum yorumunuz ve temenniniz için. Röportajlar sayesinde; insanların sesinin duyurulmasına yardımcı olurken, yeni insanlar tanıyorum ve yeni ortamlara giriyorum. Röportajcılığın hoşuma giden yanlarından birkaç tanesi budur. Hatice Peköz ve Aysel Demirci röportajlarını da paylaşacağım. “Kâğıtlarla Dertleşen Adam”ın orijinal yayınında Selahattin Yılmaz’ın numarası vardı ama aradan iki yıl geçtiği için şu an belirtmek istemedim.. Ama röportajın ön söz (giriş) kısmında yazarın facebook linki yer alıyor. Onu kaldırmadım. Hoşça kalın.

  2. Ali bey güzel bir röportaj yazısı olmuş ve bloğumuza yeni bir kategori daha açmış oldunuz. Devamını bekliyor, sizin kaleminizden farklı kişiler tanımak için sabırsızlanıyoruz.

    1. Teşekkür ederim. Öncelikli ve ağırlıklı olarak röportaj üzerine çalışıyorum ama malzeme buldukça başka türlerde de yazdığım oluyor. Âcizane yazdıkça sizvebiz’e de katkı sunmak isterim naçizane.

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri