içinde

Judy Hakkında Sürpriz Bozma

Ülkemizde 3 Ocak 2020 tarihinde vizyona giren “Judy” filmi, asıl adı Frances Ethel Gumm (1922-1969) olan Judy Garland’in hayatını anlatan bir yapım. Biyografi türündeki “Müslüm”, “Naim” gibi yerli yapımlarla beraber bu tür, son yıllarda ülkemiz seyircisi tarafından ilgi görmeye başladı. Ülkemizde bu türe olan ilgi, yabancı biyografik filmlerle beraber artarak devam edecektir.

Vizyona çıktığı ilk gün filme pek ilgi olmasa da hafta sonundan itibaren bunun değişeceğini düşünüyorum. Telluride Film Festivali‘nde ve Toronto Film Festivali‘nde dikkat çeken yapım Altın Küre ödüllerinde ve Oscar töreninde ön planda olacaktır. Renée Zellweger’in başroldeki performansıyla “En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü” alacağına veya ödülün en büyük adayı olduğuna filmi izleyen herkes kanaat getirecektir. Zellweger’in oyunculuk dersi verdiği film, ona ikinci Oscar ödülünü kazandırma ihtimalini güçlendiriyor. Büyük bir ödül kazanırsa şayet filme olan ilginin ne denli yüksek olacağına şüphe yok. Bu ilginin filmin senaryosuna yönelik olmayacağı da kesin.

Film senaryosu için çok olumlu yorumlar yapmak oldukça güç. Dönem filmi olan “Judy”, Judy Garland’ın 16 yaşına bile varmadan Hollywood çekimlerinde yaşadığı aşırı baskı ve stresle başlıyor. The Wizard of Oz (Oz Büyücüsü) çekimlerinin olduğu stüdyoda yaşayan Garland, ebeveynlerinin yaptığı sözleşmenin ve 20’li yaşlarda milyoner olabilme ihtimalinin altında ezilmektedir. Film Genç Judy’nin sahneleriyle başlasa da ağırlık olarak hayatının son yılını ele alıyor. Londra’ya gitmeden hemen önce beşinci eşi Mickey ile tanışması ve Londra dönemi üzerinde olay örgüsü temelleniyor. Hayatının son dönemlerinde iyice artan psikolojik sorunların ve bağımlılıklarının temeli görünen 16 yaşındaki haline ise ara ara geri dönüş tekniğiyle gidiliyor. Film, Judy Garland’in zirveyi gördüğü dönemleri hiç seyirciye göstermiyor. Film seyirciye sanatçının gençlik yıllarını ve o dönemde yaşadığı başarısızlık kaygısını, başlayan bağımlılıklarını anlatıyor ancak sanatçının hayatına çok hâkim olmayan biri, sanatçının zirve dönemini filmde göremeyeceği için senaryoda büyük bir kopukluk yaşayacaktır.

Filmde çatışmalar ise çok güçlü oluşturulmuş. Judy Garland’in tek hayali iki küçük çoçuğuyla huzurlu bir yaşam sürmek. Çocuklarının velayetini almak için onları mecburen Los Angeles’ta bırakıp Londra’ya gitmesi ve bu duygunun seyirciye geçmesi oldukça başarılı. Londra’ya gitmeden hemen önce çocuklarla yaptığı konuşma ve dolabın içine girdiği sahne duygu geçişinin güzel örnekleri. Yaş pasta metaforu hoş bir detay olarak karşımıza çıkıyor. Londra’da ilk gösteriye kadar Zellweger’in şarkı söylemesini duyamıyoruz. Londra’daki İlk gösteriyle beraber filmde büyük bir müzik ziyafeti de başlıyor. Judy Garland’in meşhur Over the Rainbow parçasını Zellweger yorumuyla dinleyebiliyorsunuz. Judy, son zamanlarında bu parçadan bıktığını kaba bir şekilde dile getirmiş olsa da filmde bu parçanın harika bir yorumu olması seyirci için bir fırsat.

Judy’nin manik-depresif halleri filmde çok başarılı yansıtılmış. Bazen özgüveni inanılmaz yüksek olan Judy bazen sarhoş ve bitkin halde sahneye çıkıyor. Gün içinde bile zirve ve dibi birçok defa yaşıyor. Üçleme kuralıyla seyircinin filmin içine çekildiği Londra’daki sahne gösterileri Judy ile duygusal bağ kurduruyor.

Merak unsuru güçlü, dinamik film sevenler için biyografik film türünü önermek doğru olmadığı gibi “Judy” filmini de önermek de doğru durmuyor. Karşınızda çok akıcı olmayan, olay bağlantıları çok sağlam kurulmayan bir film var. Başroldeki kişiyle bağ kuran, ağlatmadan duygusallığı seven, müzikten faydalanan filmlerden hoşlanan kişiler için ise bulunmaz bir film. İyi seyirler herkese.

Bir cevap yazın

Bir Garip Oliver Heaviside

Bir Sokak Müzisyeni Hikayesi