Güneşe Hasret Yaşanan Bir Hayat!

0
Güneşe Hasret Yaşanan Bir Hayat

Her sabah kapıdan çıkarken bütün çocuklarına sarılıyordu. Gidiyordu… Geri döneceğini bilmeyerek… Otobüs durağına doğru yürürken gözleri uykuda, aklı üşengeçlikte kalmıştı. O gün ki kumanyası iki domates bir salatalık ve bir ekmekti.

Otobüs müydü bindiği yoksa kurbanlık koyunları pazara götüren bir kamyonet miydi? Bir sıkıntı düştü içine. Sıkıntının sebebi; memleketteki hasta annesini düşünmekten mi yoksa bu çile ne zaman bitecek diye düşünmekten mi? bilemedi.

Üzerini değiştirdi. Her gün üzerini burada değiştirirdi de kötü talihini bir türlü değiştirememişti. Nemli iş kıyafetinin kokusu burnuna değdiğinde ancak uyanabildi. İşe gelmişti.

“Her sabah kahve içmezsem ayılamıyorum” diyenlere inat keyif yapanların konforu içindi her şey. Fedakârlık yapanların dünyasında bir asker bir bekçi bir köleydi. Ciğerleri bitmiş, beli bükülmüş, yaşı otuz iki idi ama işi bitmişti bir nevi.

Her gün o korku tüneline giriyor ve yüzlerce canavara karşı savaşıyorlardı. Silahları kazma, kalkanları kürekti. Ama o ne yürekti… Gün aydınlıktı ama onların günü hep karanlıktı. Güneşe hasret yaşanan bir hayattı onlarınki. Eller ne bilirdi… Bilmezdi.

Aşk yanmaksa yandılar. Bu aşk mecburiyettendi elbette. El mahkûmdu. “Dışarıda açlık var yer altında ölüm. Dışarıda açlık kesin yer altında ölüm ihtimal” demişti içlerinden birisi… O ihtimal o gün üç yüz bir ’ine değmişti.

Işığı sönmüş, elindeki kumanyayı keyifle yiyememişti. Zaten ne zaman rahat yiyebilmişti ki… Hayatı gibi o siyah duman, ciğerine hepten dolmuştu şimdi… Ölmüştü. Ölmüşlerdi. Kendiliğinden ölmemişlerdi ama. Kendi yatağında bir ikindi vakti sakince değil. Çalışırken… Ekmek için… Çocukları için… Bizim için…

Unutma… Unutma… UNUTTURMA!