Duru Bir Deniz’im Şimdi…

0
dnz

Ayna karşısında özerk yönetimden sıyrılıp tam bağımsızlığa geçen saçlarımla boğuştuğum bir sabaha gözlerimi daha aymamışken, üstüne bir de daha yeni giydiğim çorabımın her nereye takıldı ise kaçmış olması ile sabah ritüelimi başa sarmak zorunda olmanın ruhi buhranını yaşıyordum. Kendi işimin patronu olarak geç kalma sorununu da bir kenara koyup, tekrar gardırobumun başına geçip bu sabahki ruh halime uygun bir kıyafet seçimine başlamıştım. Sıcakların gümbür gümbür geliorum, bu günlerin tadını çıkarın dediği bir hava vardı dışarıda; ama etek seçeneğini az önce elemiştim. Ruhum ise bir başkaydı o gün. Elimi kıyafetlerin arasına uzatıp parlement mavisi saten bluzum ile aynı renk pantolonumu alarak kıyafet seçme etabına son verdim. Şu saçlara da gereken ayarı verdikten sonra bilgisayar, telefon ve tablet gibi teknolojik tüm aletlerimi aldığıma emin olarak dairemin kapısına doğru giderken araba anahtarına uzattığım elimi geri çektim ve yürüyerek gitmeye karar verdim. Üniversitedeki yıllarımı aklıma getirmiştim, yurttan okula her gün 5-6 km. yol yürüyen ben, yine böyle bir yolu yürüyebilirdim; tabi süet, topuklu, fuşya renkli ayakkabılarım beni yarı yolda bırakmazsa.

Yürümeye karar verebilirim; ama bu topuklularla 11. kattan merdivenlerle inme fikrine kapılacak kadar bilinç kaybı yaşamamıştım. Çok sevdiğim arabamı reddetme sebebini de anlamış değildim zaten. Bir işi yaparken kılı kırk yaran ben, bu sabahki ani karar almalarımı neye borçluydum acaba? Öğleden sonra önemli bir toplantım var olmasına karşın niye bu kadar sakindim, çözemiyordum. Ofisimin en paniği benimdir. Tüm iş görüşmelerinin kusursuz geçebilmesi için tüm ekibi seferber edebilirdim. Ortağım Ertuğrul, bu titizliğimden her ne kadar yakınsa da işi kaptıktan sonra onun da keyfine diyecek yoktur. Her zamanki gibi birbirine girmiş kulaklıklarımı çözme işlemini tamamlayıp, kendimi, her izlediğimde ağladığım o muhteşem filmin müziğine bırakmıştım. “Righteous Brothers- Unchained Melody”… Yanımdan geçen ısrarlı araç kornalarını ve birbirine el kol hareketi yapanları duymazdan görmezden gelip beni benden alan bu müziğin ritmiyle yolu bitirmek üzereydim. Uzun zamandır dinlemediğim bu şarkıyı, sürekli başa sararak dinlemekte ayrı bir deliliğimdi. Takvimler 17 Mayıs’ı gösteriyordu ve bana göre hayatımın en sıradan gününe duygusal olarak oldukça farklı başlamıştım.

Ofisimin bulunduğu iş merkezine gelmiştim. Kulaklıklarımı çıkarıp bir sonraki kullanıma bana zorluk çıkarmaması adına düzgünce dolayıp çantamda bozulmayacak bir yere yerleştirdim; ancak büyük bir ihtimalle yine karmakarışık olacaktı. O da diğer tüm eşyalarım gibi bana itaat etmeyenlerdendi. Asansörle ofisimin bulunduğu kata çıkarken aynı kattaki karşı ofiste bulunan Psikiyatrist Yusuf Bey ile karşılaşıp sıcakların ne zaman bastıracağına dair kısa bir konuşmadan sonra ikimiz de ofislerimize geçtik. Oldukça beyefendi biridir ve bana incelenmesi gereken bir vaka olduğumu söyleyip durur. Takılıyor mu yoksa ciddi mi önemsemediğim için kafa yormamıştım. Ben gayet sıradan biriydim bana göre herkes farklı düşünse de.

Ofise girdiğimde keskin bir kıyma, simit, poğaça kokusu sinirlerimi zıplatmaya yetmişti. Ertuğrul, yanağını şişiren, ağzındaki koca lokmasıyla ve kendisinden sonra ofise gelmemin şaşkınlığı ile bana bakarken gözlerimdeki ateşi görmüş olacak ki hemen çayından bir yudum alıp lokmasını çabucak bitirerek yanıma geldi. Zaten bu keskin kokunun sebebi de kesinlikle O’ydu. Ekipteki herkes, iş görüşmesi olacağı gün ofisin her zamankinden temiz, derli toplu ve KOKUSUZ olması gerektiğini bilir. Ertuğrul ile çalışmanın en zor yanı da buydu sanırım. Pek çok gibi onun genlerinde de rahatlık fazlasıyla mevcuttu; ama yine de O benim en iyi arkadaşım, dostum, sırdaşım ve biricik ortağımdı. Beni en iyi o asiste edebilir, O dizginleyebilirdi. Bazen çekilmez olduğumu kabul etmeliydim. Eğer Ertuğrul olmasaydı, çalışan sirkülasyonumuz bu kadar durağan olmazdı. Ertuğrul, kolumdan tuttuğu gibi odama geçirdi beni. Her an patlayacak volkanı sakinleştirmesi ve bugünkü önemli toplantıya hazırlaması gerekiyordu. Neye sinirlendiğimi tamamıyla göz ardı edip bugünkü firma için bilgiler vermeye başlamıştı. O’nu bir an susturup, bugünkü toplantının bizim için ne kadar önemli olduğunu ve ofisin ayarını bozmak için bu günleri seçmemesi gerektiğini söyledim. Her zamanki dalgacı, muzip tutumuyla yine beni hem sinirlendirip hem de sakinleştiriyordu. Bu adam bu iki ruh halini nasıl yaşatıyordu bana hiç anlamıyordum. Her şey normale döndükten sonra masamdaki dosyayı alıp incelemeye başladı. Ertuğrul işte!!! Toplantılara, toplantının gerçekleşme anına birkaç saat kala hazırlanır ve hep benim hazırladığım dosya üzerinden birkaç notu okurdu ;ama en önemli dedikoduları, firmalarla ilgili en can alıcı noktaları hep O bulurdu. O’nun hayatı benimkine göre biraz daha renkliydi. Reklam dünyasında olmama rağmen kabuğunda yaşayan biri olarak Ertuğrul gibi bir iş ortağımın olması da bu sektörde tutunmamın en büyük sebeplerindendi.

Liseden, üniversiteye; üniversiteden iş yaşamına hayatımın her safhasında maddi manevi pek çok zorlukla karşılaşmıştım. Para kazanıp hem okuluma devam etmek hem de aileme katkı sağlamak için çoğu üniversite öğrencisinin yaptığı gibi ufak tefek işlerde çalışırdım. Bunun için de her ortama girmek durumundaydım; ama benim için önemli olan iş ve kazanacağım para olduğu için kimseyle çok fazla iletişim kurmadan işimi yapar, paramı alır çıkardım. Fuar hostesliği, kitapçı tezgahında satış görevlisi, AVM’lerdeki fast food dükkanlarında pizzacılık gibi işlerde çalışarak okulumu bitirdikten sonra kendi mesleğimi yapamayıp canla başla çalıştığım bu firmaya ayak işçisi olarak girmiştim. Ertuğrul, o zamanlar benim gibi toy ; ama patronun oğlu olduğu için benden birkaç basamak önde gidiyordu. Pek konuşkan bir tip olduğum söylenemezdi. İşim, ofisteki getir götür işleriydi. Hangi departmanın desteğe ihtiyacı var ise ben oradaydım. Ben konuşkan olmadığım için kimse de benimle pek diyaloğa girmezdi. Özellikle bayan çalışanların gıcık olduğu bir tiptim. Çünkü ofisteki tüm kızların gözdesi Ertuğrul, devamlı benimle konuşmaya çalışır, arkadaşlık kurmak isterdi. O’nun patronun oğlu olma lüksünün arkasına sığınıp herkesi elde edebileceğini sanmasını düşündüğüm için bir gün çok fena terslemiştim. Kendisine verilen eski fotoğraf kataloglarının arşivlenmesi işi için benden yardım istemişti. Gönülsüzce “Tamam, geliyorum.” Dedikten 5-10 dakika sonra arşive geçmiştim. Girdiğim anda orada yoktu ve kapı birden arkamdan kapandı ve Ertuğrul, kapının arkasında pis pis sırıtıyordu. Gözlerimden alev püskürtmeye ve bas bas bağırmaya başlayacaktım ki sakin olup ağzının payını vermeyi yeğledim:

“Ertuğrul Yerlikaya, şu kapının ardında istediğini verebilecek pek çok kız sadece iki dudağının arasından dökülecek bir “Gel” kelimesini ya da bir göz kırpmanı, gülümsemeni bekliyor. Ben sana göre biri değilim olmayacağım da. Yüzüne yiyeceğin tokat ve kasığına yiyeceğin tekme için şimdiden kusura bakma. Babana koşup kovulmam için de istediğin yalanı söyleyebilirsin.” Ertuğrul, hala sırıtarak dinliyordu beni ve iyice sinirlerimi bozuyordu. Yaklaşık yarım metre kadar dibime yaklaşıp kafasını hafif yukarı kaldırarak baktığı yüzüme : “ Sen benim tipim değilsin. Bu kadar uzun bacaklı biriyle asla sevgili olarak dolaşmam.” dedi ve sırıtmaya devam etti. Ben ise tam anlamıyla şaşkın, boş gözlerle O’na bakıyordum. Ağzımdan tek bir kelime bile çıkamamıştı, Ertuğrul de buna izin vermeden devam etti : “ Senin arkadaşlığını istiyorum. Buradaki kızlar sadece bu şirketin veliahtı olduğum için benimle ilgileniyorlar; ancak sen bulunduğum konuma hiç mi hiç önem vermiyorsun. Bu durum hem çok hoş hem de biraz sinir bozucu.  Sonuç itibariyle saf, temiz bir arkadaşlık istiyorum. Ayrıca sürekli yalnız takılıyorsun, diğer kızlarla pek konuşmadığını görüyorum.” diyerek sustu ve benden bir cevap bekledi. Ne diyeceğimi şaşırmıştım, hiç ummuyordum böyle bir konuşma. Kendimi kafamda kurduğum senaryoya öylesine hazırlamıştım ki kelimelere ses yükleyemiyordum.  Ertuğrul’un “ Hey ! Sana diyorum.” Seslenişi ile kendime gelerek sorusunu cevaplayabildim: “ Şimdiye kadar kız ya da erkek her kim olursa olsun hep bir çıkarı olduğu için yaklaştılar. Okul hayatımda kızlar ders notları için, erkekler uzun bacaklarım için. İş hayatında ise erkeklerin çıkarları değişmedi ; ama kızlar da okul hayatındaki kadar masum kalmadılar. İllaki bir işleri olduğu için yanaştılar. Kimseye güvenmiyor; kimseyle bir paylaşım içerisine girmek ve sonunda üzülmek istemiyorum. İnsanlar, bana ben olduğum için yaklaşmıyorlar. Herkes bencil bana göre. İstemiyorum hiçbirinin arkadaşlığını.” Deyip bir anda bu cümleleri neden sarf ettiğimi anlamadan söyleyivermiş buldum kendimi. Ertuğrul ise ne düşündüğünü çözemediğim bakışlarını üzerimden almadan “ Hadi şu işleri bitirmeliyiz ortak” dedi ve işlere koyulduk bu “ortak” kelimesinin bugüne kadar geleceğini tahmin etmeden…

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu yazınız!
Lütfen İsminizi yazınız