Bizi Hatırla

Bir başkasının ruhuna dokunabilmek bu kadar kolay mı? Yoksa ben mi çok korunaksızım?


Nasıl yapıyor, bilmiyorum; ama bu Çağan Irmak her filminde acıyan yanlarımı bulup kanatıyor. Kabuk tutmuş yaraları, küllenmiş acıları, vazgeçilmiş hayalleri, yürek sandığında mahfuz eski sevdaları, nereden bulup çıkarıyor? Güya, hayat gailesi içinde çocuğun dersiydi, ödenmesi gereken borçlardı ya da hafta sonu gelecek misafirler için hazırlıktı derken farkına varamıyormuşuz kendi acılarımızın. Aslında, huzursuzluğumuzun, Sezen Aksu’nun ironik bir eleştiri içeren şarkısında dile getirdiği gibi ‘Ben bu dünyaya bir türlü alışmadım.’ hallerimizin ve uyumsuzluğumuzun asıl sebebi, farkında olamadığımız bu acılarmış. Yalan mı?

Bir başkasının ruhuna dokunabilmek bu kadar kolay mı? Yoksa ben mi çok korunaksızım?

Her gösterimi, ülke çapında neredeyse global ağlama seanslarına dönüşen ‘Babam ve Oğlum’… Sonra, Girit göçmeni bir dedenin torunuyla ilişkisini ve yeni vatana uyum sürecindeki sancılarını anlatan ‘Dedemin İnsanları’… Ardından ‘Unutursam Fısılda’; yaşadıkları onca soruna rağmen ‘Et tırnaktan ayrılmaz.’ diyebilen iki kız kardeşin acıklı hikâyesi… Ve nihayet ‘Bizi Hatırla’… Bu filmde de dramatik bir baba oğul ilişkisi var… Hayat gailesiyle yaşlı babasını ihmal eden Kaan’ın iç hesaplamaları ve tabi seyirciye gözyaşı olarak dönen hayat sorgulamaları…

Filmde, İstanbul’da bir televizyon kanalında başarılı bir yayın yönetmeni olan Kaan (Tolga Tekin) ile Ege’de, bir sahil kasabasında yaşayan babası Eşref Bey (Altan Erkekli) arasındaki ilişki anlatılıyor. Kaan, bulunduğu makama ulaşabilmek için canını dişine takmış, eskilerin ifadesiyle ‘daha tırnağının kanı kurumadan’ bir işten ötekine koşturmuş ve nihayet istediği konforlu hayatı elde etmiş biridir. Ancak bu koşturma içinde ne babasının sağlık sorunlarına ne de iki çocuğunun psikolojik durumuna vakit ayırabilmiştir… Acı biçimde başkasından öğrendiği babasının hastalığıyla ilgilenmeye karar verdiğinde artık çok geçtir. Ameliyat için babasını yanına getirir ancak genel yayın yönetmenliğine terfi etmesini sağlayacak olan Amerika seyahati ile ameliyat günü çakışır. Amansız bir ikilem içine düşen Kaan, gözyaşı dolu sorgulamalar ve iç hesaplaşmaları yaşar ama tercihini babasından değil kariyerinden yana kullanır. Eşref Bey, ölüm riski olan bir ameliyata hazırlanırken Kaan, ikbalinin peşinde, Amerika’ya giden uçağa biner. Bu tercihe üzüldüğüm hatta gözlerimin dolduğu doğrudur. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki içimde ‘Ameliyatı Kaan mı yapacaktı sanki, kalsa ne değişecekti ki? Ne yapsaydı yani, bunca yıl beklediği fırsatı itse miydi elinin tersiyle?’ diyen sesi bastıramıyorum. Neylersin, sonuçta çoğumuz, eşyayı kapanın elinde kalan bir ‘orta malı’ seviyesine düşüren kapitalizmin açgözlü çocuğu değil miyiz?

Çağan Irmak, diğer filmlerinde olduğu gibi bunda da ertelenmiş sevgilerden, hakkı verilememiş ilişkilerden yakınır. Kaan, vakit geç olduğu için içki teklifine reddeden babası Eşref Beye ‘Geç mi be baba, çok mu geç?’ diye sorar gözyaşları içinde. Aslında bu reddedilmiş olmanın kırgınlığı değil, zamanında paylaşılamamış bir hayatın ve elden kayıp gitmiş bir yaşamın pişmanlığıdır. Hatırlayın, bir zamanlar Behçet Necatigil de mustaripti aynı dertten:

Sevgileri yarınlara bıraktınız,
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız,
Sizi yanlış tanıdı.
Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz.)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.
Siz geniş zamanlar umuyordunuz.
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Başarılı işine ve ihtişamlı hayatına rağmen biri konuşma, diğeri beslenme sorunu yaşayan iki çocuk sahibidir Kaan. Üstelik her iki sorunun asıl kaynağının da iletişimsizlik ve sevgisizlik olduğunun farkında değildir… Ameliyat için kısa süreliğine gelen Eşref Bey’in gösterdiği küçücük bir ilgi ve sevgi bile bu sorunların çözülmesini o kadar kolaylaştırır ki… Ne var ki gelini Ece (Özge Özberk) Eşref Beyin torunlarıyla kurduğu ilişkinin dilini onaylamaz. Torunlara iyi gelen bu dil, Ece’ye göre taşralı ve köylüdür. Her şey dönüp dolaşıp gerçek sevgide düğümleniyoruz işte…

Altı çizilen karakterlerden biri de filmde çocukların bakıcısını oynayan Fatoş (Binnur Kaya)’tur. Ece, çocuklarına iyi bir rol model olmadığını düşünerek onu da küçümser film boyunca. Ancak çocuklar, kendi annelerinden daha sahici ve samimi bulur Fotoş’u. Afazi sorunu yaşayan evin küçük çocuğu, öğrenebildiği tek kelimeyi Fatoş’a borçludur. Çağan Irmak, Fatoş’a başrol vermemiştir ama filmin sonunda Eşref Bey’in mirasından yüklü bir pay vererek hem Fatoş’un hem de seyircinin gönlünü almayı başarmıştır.

Kendisi kabul etmese de Eşref Beyin devasa bir alışveriş merkezinde kaybolması, Mustafa Kutlu’nun hikâye kahramanı Süleyman’ı hatırlattı bana; lunaparkın çıkışını bir türlü bulamayan Süleyman’ı. Çoğumuz, aslında bir pazar yeri olan bu dünyada kaybolduğumuzun farkında bile değiliz. Çıkışını bulamadığımız bir lunaparkın içinde dolanıp duruyoruz… Vakit geçiyor, sırtımızda piyangodan kazandığımız fırının ağırlığı artıkça artıyor, yoruldukça yoruluyoruz. Çağan Irmak, Mustafa Kutlu’nun ‘Bu Böyledir’ adlı kitabını okumuş mudur, acaba?

Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum ama şunu biliyorum ki aralarındaki birtakım farklılıklara rağmen Çağan Irmak da, Mustafa Kutlu gibi, insani değerleri yiyip bitiren metropoller karşısında taşranın yanında yer alır. Irmak’ın oyuncuları günün sonunda hep kendi evlerine (köylerine) döner. Babam ve Oğlum’da onulmaz derdine derman arayan Sadık, bir zamanlar küçümseyip hakaret ederek ayrıldığı köyüne ve ailesine dönmekte bulur çareyi… Unutursam Fısılda’da taşra baskısından bıkan, şarkıcılık hayallerini ancak İstanbul’da gerçekleştirebileceğine inanan ve bu uğurda bütün ailesini çiğneyip kaçan Ayperi, filmin sonunda umutlarını çalarak arkada bıraktığı ablasına ve kasabasına sığınır… Nadide Hayat’ta, evliliği ve çocukları için hep kendinden ödün veren Nadide, mutluluğu Ege’de, yine bir sahil köyünde bulur ve ikinci baharını yaşamak için İstanbul’u değil burayı tercih eder. Dahası küçük kasabaların bile yorduğu ‘Dedemin İnsanları’ hem biraz kafa dinlemek hem de bağ ve bahçede kışa hazırlık yapmak için yaz aylarında bağ evine taşınır. Irmak’ın şehir yorgunu izleyicisi, basit ama mutlu bir hayat süren Ege köylerinin ve birbirinin halinden anlayan, gönül dilini yakalamış huzurlu sahil kasabalarının özlemiyle sinema salonundan çıkar ve biraz para kazandıktan sonra Türkiye’ye dönmeyi planlayan Almacılar gibi, emekli olunca taşınılacak bir sahil kasabasının hesabını yapmaya başlar…

Mustafa Kutlu da okuyucusunu hep köylere ve kasabalara sürükler durur. Hatta Sır’da, koca bir tarikatı köye taşımaya kadar götürür işi. Kutlu, tarikatı köye taşır taşımasına da Şeyhin postu devrettiği saf ve temiz bir köylü olan mürit, şeyhliği taşıyamaz. Zengin, kodaman ve şehirli müritlerinin kuşatmasından ancak sırra kadem basarak kurtulur.

Kutlu’nun taşrası, Irmak’ın taşrasından daha gerçekçi ve daha çok ete kemiğe bürünmüştür. Hikayelerini samimi bir Anadolu insanını dinler gibi okuruz çoğu zaman. Onun gözünden seyrederiz kütür kütür elma ve erik bahçelerini; hatta seyrederken dişlerimiz bile kamaşır… Kasaba istasyonuna giden bir köy otobüsündeki içten konuşmaları, sanki arka koltukta oturuyormuş gibi dinleriz; öylesine sahici, öylesine gerçek… Mürid, yeşil ekine düşmüş bir yel gibi düşer, yola; peşinden de biz… Islak bir kayadan yansıyan ışığa bel bağlayıp su arayan, suyu bulup kurak tarlayı cennete çeviren köylünün bahçesinde soluklanırız. Kendi çocukları bile bizim kadar bilmez bu bahçenin kıymetini; bilmezler de kapağı İstanbul’a atar, hayırsızlar…

Çağan Irmak’ın sorunsuz ve asude kasabaları, Ahmet Haşim’in ‘O Belde’si gibi ‘menatık-ı duşize-i tahayyülde durur.’ Bu itibarla gerçeğe biraz uzak ve biraz da muhayyeldir. Küçük hesapların peşinde koşan politikacıları, bencil ve kurnaz idarecileri, kavgada gözünü budaktan sakınmayan delikanlıları, birbirinin derdine koşan komşularıyla hayatın tam ortasındadır, Kutlu’nun köyleri ve kasabaları.

Muhayyel de olsa gerçek de olsa her iki sanatçının tercihi de taşradan yanadır. Galiba çoğumuz öyleyiz… Yavuz Tuğrul’un, şehir zorbası olan bir mafya lideri ile köy zorbası olan ‘Eşkıya’yı karşılaştırdığı filmi hatırlayın. Tüm ahlaki değerlerden yoksun mafya liderinin karşısına, zorba ama en azından insani değerlere sahip köylü eşkıyayı çıkarmıştı, Tuğrul. Sonuçta ikisi de kanunsuz ve illegaldir ama filmi izleyip de Eşkıya’nın yanında olmayan var mıdır aramızda? Yaban romanında Anadolu köylüsünü, duyarsızlıkla suçlayıp küçümseyen hatta onlara hakaret eden Yakup Kadri’ye kızmayan da yoktur içimizde. Neyse bu da bir Uzun Hikâye…

Çocukken tacize uğrayan Ece’nin travmatik durumu, saksı ve domat (domates) metaforu, cenaze günü giyilen kırmız elbise gibi aslında daha çok şey var, film hakkında söylenecek! Ancak Cemil Meriç’in ‘Romanı ayakta tutan ana unsur okuyucudaki meraktır.’ sözlerini hatırlayıp ayrıntı vermekten vazgeçiyorum. En iyisi ben, ne detaya girip izleyicinin merak duygusunu öldürmeyim ne de her şeyi anlatıp filmin telif hakkına gireyim…

Konusunu önceden bildiğimden eşimle değil de kızlarımla birlikte izlemeye karar verdim, filmi. Unutulmasına çok üzüldüğüm ailevi değerleri, ikisi de üniversitede okuyan kızlarıma bir kez daha hatırlatmak için iyi bir fırsat yakalamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse, Kınalızade Ali Efendi’nin yazdığı ve döneminin muteber bir terbiye kitabı sayılan Ahlak-i Alai adlı eseri yerine roman ve tiyatroyu tercih eden Namık Kemal’e uymak daha pratik ve daha cazip geliyor bana. Başta biraz mızmızlansa da eşim, küçük kızımın bakımı için evde kalmayı kabul etti, sağ olsun.

Dramatik sahnelerde kızların burnu akmaya başladı; ağlıyorlar… Kaan’nın ve babasının haline üzülen ben, kızlarımın gözyaşına seviniyorum… Değil mi ki sonuçta anlamak var,  varsın ağlasınlar… Ne diyordu İsmet Özel, ‘Çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış / insanın insana raptolduğu cevher.’ Hadi, Hilmi Yavuz’a özenip bir de batıdan alıntı yapayım… Fransız yazar Gerard D’Houville’nin dediği gibi ‘Siz ağlayınca gözleriniz daha da güzelleşecek.’ Aklın yolunun bir olduğunu gösterebilmek, doğrunun sadece bize özgü değil ‘öteki’ne de ait olduğunu anlatabilmek için hem doğudan hem de batıdan örnekler vermeyi ben de çok severim… Neyse, iyi ki de kızlarımla birlikte gitmişim, filme…

Yazının biraz acıklı ve duygusal olduğunun ben de farkındayım ama ne yapayım, film de öyleydi. Hem siz bakmayın benim sabahtan beri yarı ağlamaklı yakınıp durduğuma; bende zaten Fuzuli’den mevrus bir hüzün istidadı var…


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

Sizin Tepkiniz Nedir?

Beğendim Beğendim
16
Beğendim
Muhteşem Muhteşem
2
Muhteşem
Güldüm Güldüm
0
Güldüm
Üzüldüm Üzüldüm
0
Üzüldüm
Mustafa SARI

Profesör Dr, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Eski Anadolu Türkçesi, Türkiye Türkçesi, tarihsel dilbilim, karşılaştırmalı dilbilim, dil ilişkileri, toplumsal dilbilim alanlarında akademik çalışmalar yapmaktadır. Evli ve üç çocuk babası.

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Formatı Seçiniz
Kişisel Test
Kişiliğe dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Basit Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Anket
Karar vermek veya görüş belirlemek için oylama yapmak
Serbest Yazı
Yazılarınıza Görseller Bağlantılar Ekleyebilirsiniz
Liste
Klasik İnternet Listeleri
Geri Sayım Listesi
Klasik İnternet Geri Sayım Listeleri